İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Öşür

Âdetâ unutulmaya yüz tutmuş bulunan mâlî ibâdetlerden biri olan öşür, toprak mahsûllerinden alınan zekâttır. Emek gösterilmeden yağmur suyu ile elde edilen mahsûlden % 10, sulama sûreti ile emek verilenden ise % 5 öşür verilir.

Müslümanlar tarafından fethedilip de kimseye mülk olarak taksîm edilmeksizin İslâm toplumu için alıkonulmuş olan topraklara mîrî arazî denir. Bunların mülkiyeti devlete aid olup yararlanma hakkı köylülere tapu ile tefvîz edilegelmiştir. Bunları tasarruf edenler kiracı statüsündedir. Devlete verecekleri belirli hisseler veya vergiler de “kira bedeli” niteliğindedir.

Bu nevî arazilerin ürününden öşür veya başka adla zekât lâzım gelmez. Osmanlı devleti Türkiye’sinde topraklar başlıca bu statüde idi.

Anadolu ve Rumeli’de önceleri geniş yer tutan mîrî arâzilerin bir bölümü daha sonra bedel karşılığında satılıp tapu ile devredilmiş ve sahipsiz topakların ihyâsı sonucu da geniş alanlar şahısların mülkü hâline gelmiştir. Böylece mülk arâzi türü ortaya çıkmıştır. Bu nevi arâziler “sırf mülk arâzi” nevine girer ve öşür arâzisinde olduğu gibi çıkacak ürünün öşre tâbî olması gerekir. Eğer öşür, devlet eliyle alınmıyorsa, hayvanâttan verilen zekâtta olduğu gibi sahiplerinin bunu uygun yerlere kendilerinin vermesi gereklidir.

Bu öşrü vermeyenler de aynı zekât vermeyenler gibi Allâh katında gâsıp ve suçlu durumundadırlar. Fukarânın, muhtâcın, fî sebîlillâh harbedenlerin haklarını gasbetmiş olmaktadırlar.

Rivâyete göre Yemenli cömert bir zâtın San’a yakınlarında üzüm, hurma ve ekin bahçesi vardı. Bu cömert kişi,  mahsûl toplama zamanında fakîrlere, garîblere ve zayıflara öşür payını fazlasıyla, bolca ayırır idi. O zât vefât edince, çocukları ihtirâsa kapılarak:

“–Âilemiz hayli kalabalık, mal az. Fakirlere bir şey vermeyelim! Onlar gelip istemeden mahsûlleri toplayalım…” diyerek ahitleştiler.

Allâh -celle celâlühû-, onların bu kötü niyetleri üzerine bahçelerini harâbe hâline getirip simsiyah kıldı. Koskoca bahçe, tanınmaz hâle gelmişti. Bu durumu  gören cimri evlâdlar şaşırdılar:

“–Acabâ yanlış bir yere mi geldik?” dediler.

Oysa babalarının öşürü cömertçe dağıtıp muhtaçların duâsını alması, bahçeye ziyâdesiyle bereket veriyordu. Bütün fukarâ ve gurabâ, o bahçeden istifâde ediyordu. Lâkin oğullarının gözlerinde babalarının fakîrlere dağıttığı öşür büyüyor ve onu vermek istemiyorlardı. Onlar, Allâh’ın o bahçeye ve o tarlaya verdiği bereketin nereden geldiğinin farkında değillerdi. Çünkü gaflet, onların kalblerini kör etmişti.

Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk:

“Gâfillerden olma!” (el-A’raf, 205) buyurmaktadır.

a

Kur’ân-ı Kerîm, Kalem Sûresi’nde bahsedilen bu Ashâb-ı Darvan kıssasındaki çok ibretli ve hazîn âkıbeti şöyle anlatır:

“…Hani onlar (bahçe sâhipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemîn etmişlerdi. Onlar istisnâ da etmiyorlardı. (İnşâallâh demiyorlardı ve yoksulların payını da ayırmıyorlardı.)

“Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir âfet (ateş) bahçeyi sarıverdi de, bahçe kapkara kesildi.” (el-Kalem, 17-20)

“Derken: «–Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanımıza sokulmasın!» diye fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular.”

(Evet, yoksullara yardıma) güçleri yettiği hâlde, onları yardımdan mahrûm etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler…”

“Fakat bahçeyi gördüklerinde: «–Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!» dediler.” (el-Kalem, 23-26)

Bu âyetlerde fakîrin, garîbin öşür hakkını vermemek için onlara hîlekârlık yapan merhametsiz bahçe sâhiplerinin hazîn âkıbetlerini bir ibret olarak Cenâb-ı Hakk ne güzel bildiriyor. Kalplerdeki bütün niyetler Hakk Teâlâ’ya açıktır. O’nun azameti, herşeyi kaplamıştır.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

“Dünyâ hayâtı bir rü’yâdan ibârettir. Dünyâda servet sâhibi olmak, rü’yâda define bulmağa benzer. Dünyâ malı, nesilden nesile aktarılarak dünyâda kalır.”

“Ölüm meleği, gâfilin canını almak sûretiyle onu uykudan uyandırır. O kimse gerçekte sahip olmadığı bir mal için dünyâda çektiği sıkıntılara hayret eder. Bin pişman olur. Lâkin iş işten geçmiş, her şey bitmiştir…”

Nitekim Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmede ölüm ânında rü’yâ-dan uyanır gibi kendisine gelen insanın ebedî bir pişmanlıkla şöyle dediğini bildirir:

“Rabbim! Beni (m ölümümü) yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka

verip sâlihlerden olsam!..” (el-Münâfikûn, 10)

Ancak bu durumda iş işten geçmiş olacağından, aynı âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ, bu hakîkati bildirmenin yanında kulun böyle demeden evvel ona verilmiş bulunan rızıktan infâk etmesini emreder.

a

Kur’ân-ı Kerîm’de 200 yerde zikredilen infâk, malın ve canın Allâh’a adanışıdır. Buna göre müslüman da, hem varlığını hem de canını Allâh’a adayan insandır.

İkinci Akabe bey’atinde Abdullâh bin Revâha:

“–Yâ Rasûlallâh! Rabbin ve senin için şartların nedir?” demişti.

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

Rabbim için şartım, O’na ibâdet etmeniz, O’na hiçbir eş tutmamanızdır! Kendi hakkımdaki şartım da, canlarınızı ve mallarınızı nasıl müdâfaa ediyorsanız beni de öyle korumanızdır.”

Tekrar soruldu:

“–Böyle yaparsak bize ne vardır?”

Cevâben O:

Cennet vardır!” buyurdu.

Bunun üzerine orada bulunanlar da:

“–Ne kârlı alış-veriş! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!” dediler. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)

İşte bu muhâvereden sonra şu âyet-i kerîme inzâl buyuruldu:

إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ

“Allâh, mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111)

Bu âyet-i kerîmede, nefsin ve malların Allâh’a satılışı ve adanışı vardır.

Cân, gâzîlik ve şehîdlikle satılır.

İslâm’ın ilk mübârek şehîdesi Sümeyye Hatun’un hâli bizler için ne kadar ibretlidir. O; canını, ne ulvî bir îmân heyecanıyla Allâh yolunda infâk etmişti. Şimdi cenneti satın almış ve kıyâmete kadar gelen mü’minlerin gönüllerinde taht kurmuş olarak ebedî mükâfâtının verileceği ânı bekliyor. Demek ki, canımızla, malımızla infâka yönelmeliyiz.

Çanakkale harbinde Türk ordusunun atacak barutu kalmamasına rağmen müşahhas bir can ve mal infâkı yaşandığı için zafer müyesser olmuştu. Târîhte böyle misâller çoktur.

Malın Allâh’a satılışı ise infâk iledir. Cenâb-ı Hakk, müttakîlerin vasıflarını sayarken:

“Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allâh yolunda infâk ederler.” (el-Bakara, 3) buyurmaktadır.

Allâh için vermenin umûmî ismi olan sadaka ve infâkın çeşidi çoktur.

Sadaka ve infâk, var olanı vermekten başlar. Buna göre yarım hurma dahî infâktır. Kulu cehennem ateşinden muhâfaza eder. Dolayısıyla Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- her mü’mini zengin görür. Çünkü O, hadîs-i şerîflerinde mü’mindeki tekbîr, tevhîd, emr-i bi’l-ma’rûf, mazlûma yardım, mü’mini tesellî, muzdarip gönülleri sevindirme, yoldan eziyet verici şeyleri izâle, hasta ziyâreti v.b. husûsların birer sadaka olduğunu buyurur.

Bu itibarla asıl zenginlik, gönüldeki kanâatledir. Herkes, kanâati kadar zengindir.

Gönlü zengin kimselerin ise, bir tebessümü bile sadaka yerine geçer. Çünkü gönül zengini, tebessümünün sevgisi ile ferâhtır ve etrafını da ferâhlatır. Ve gerçekten bu hâl, ne kadar güzel bir infâktır. Bunun aksi olarak gönül fakîri olanları ise, hiçbir şey zenginleştiremez.

Demek ki hakîkî zenginlik, mal çokluğu değil, gönül zenginliği iledir. Gerçek mü’minler de, bu zenginlik nîmetine sahip olup infâkta bulunanlardır. İnfâk, bir mü’minin mükellef bulunduğu diğergâmlık ve duyarlılığın en kâmil bir tezâhürüdür.

Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-’ın Şam’a gidişinde deveye binme sırası kölesine geldiğinde şehrin kapısına varmış olmalarına rağmen deveye ısrarla kölesini bindirmesi ve kendisi yaya, kölesi ise devenin üzerinde olduğu hâlde Şam’a girmesi, kâ’bına varılmaz bir infâk tezâhürüdür.

Yine Hazret-i Alî -radıyallâhü anh- ile Fâtımatü’z-Zehrâ -radıyallâhü anhâ-, sadece iftâr edecek kadar yiyecekleri varken, üç gün üstüste miskîn, yetîm ve esîrin gelip Allâh rızâsı için istemelerine mukâbil iftarlıklarını verip kendileri üç  gün su ile oruç tutmuşlardır ki, bu, ne ihtişamlı bir infâk manzarasıdır!

Yine Yermuk Seferi’nde şehîd olmak üzere bulunan üç yaralı mücâhide ayrı ayrı verilmek istenen suyu her biri diğerine havâle etmiş, neticede hiçbirine vefât etmeden yetişilip su verilememiş ve hepsi de son nefeslerinde bir yudum su içemeden şehîd olmuşlardır. Bir bakraç su, ortada kalmıştır.

Bunlar, infâkın en yüksek derecesi olan îsârlardır.

Îsâr, kendinden koparıp verme, kendi hakkını kardeşine devretme hâdisesidir ki, bugün cemiyetimizde yok denecek kadar azdır. Ancak zekâtın biraz daha ötesine gitmek, infâka daha fazla yer vermek teşvîk edilmeli ve bu iş müesseseleştirilerek düzenli bir şekle konulmalıdır. Bu müesseselerde aynı zamanda İslâm’a hizmet edecek gayretli insanlar yetiştirilmelidir. Ayrıca ümmet-i Muhammed’in istifâde edeceği hastanelerin, şifâhanelerin, muzdariplerin kalacağı huzûr evlerinin yapılması da, bugünkü toplum üzerine en ehemmiyetli bir vecîbedir.

İnfâkın, gerçek bir mü’minin tabîat-i asliyyesi olması zarûrîdir. Cenâb-ı Hakk:

الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“O takvâ sâhipleri ki, bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları afvederler. Allâh da, (bu şekilde davranan) ihsân sahiplerini sever.” (Âl-i İmrân, 134) buyurmaktadır.

Rivâyete göre Câfer Sâdık Hazretleri’nin bir kölesi vardı. Kendisinin yakın hizmetlerini görürdü. Birgün köle, getirmiş olduğu içi çorba dolu bir kâseyi kazârâ Câfer Hazretleri’nin üzerine döktü. Üstü başı çorbaya bulanan Câfer Hazretleri de, öfke ile kölenin yüzüne baktı. Bunun üzerine köle:

“–Efendim Kur’ân’da «öfkelerini yenenler» takdîr buyuruluyor!” diyerek bu husustaki âyet-i kerîmeyi okudu.

O zaman Câfer Sâdık Hazretleri:

“–Öfkemi yendim!” dedi.

Bu sefer köle:

“–Kur’ân’da aynı yerde «insanların kusurlarını bağışlayanlar» da takdîr buyuruluyor!” dedi ve âyetin bu husûsla alâkalı kısmını okudu.

Câfer Hazretleri:

“–Haydi bağışladım seni!..” dedi.

Bu defâ da köle:

“–Kur’ân’da aynı âyetin devamında «Allâh ihsânda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!» buyuruluyor!” diyerek âyetin, bu son kelimelerini okudu.

Bunun üzerine Câfer Sâdık Hazretleri:

“–Haydi git, hürsün artık; seni Allâh için âzâd ettim!” dedi.

Bunlar, ümmete nümûne olacak infâkın ne güzel tezâhürleridir.

Allâh Rasûlü’nün bildirdiği üzere, susuzluktan soluyan bir köpeğe su veren günâhkâr bir kadın, sırf bu merhamet tezâhürü sebebiyle binlerce günâhının afva mazhariyetiyle taltîf edilerek cennete nâil olmuştur. Buna mukâbil, kedisine merhametsiz davranarak, onun açlığına aldırış etmeyen bir kadın da cehenneme dûçâr kılınmıştır. Bu misâller, bir müslümanın gönül âlemini istikâmetlendirmesi bakımından ibretlidir.

Mü’min, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi derin, hassâs, rakîk, diğergâm, merhamet ve şefkat sâhibi, cömert ve nûrlu olmalıdır.

Ancak bilmelidir ki, Hakk katında geçerli olan cömertlik, malın iyi ve makbûl olanından vermektir. Zîrâ infâklar, bu inceliğe dikkat edildiği ölçüde kulu rızâ-yı ilâhîye nâil eyler.

Asr-ı seâdette, hayatlarını sırf İslâm yoluna adayarak, Allâh’a ibâdetten başka bir şey düşünmeyen Suffe ashâbı, geçimlerini temine vakit bulamazlardı. Bu sebeple diğer müslümanlar onlara hurma getirirlerdi. Bâzı kimseler, bir ara bozuk hurma getirmiş, ashâb-ı suffe de son derece acıkmış olmaları sebebiyle bu bozuk hurmaları yemek zorunda kalmışlardı. Suffe ashâbının mâruz kaldığı bu hâdise üzerine muhtaçlara mallarının bozuklarından verenler hakkında Cenâb-ı Hakk’ın şu ihtâr-ı ilâhîsi geldi:

“Ey îmân edenler! … Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın! Allâh’ın müstağnî ve övülmeye lâyık olduğunu bilin!” (el-Bakara, 267)

Bir başka âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hakk, kendisine yakın olabilmemiz için sevdiklerimizden infâk etmemiz gerektiğini bildiriyor:

لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ «birr»e (yâni hayrın kemâl noktasına) eremezsiniz. Her ne infâk ederseniz Allâh onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)

Bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda ashâb-ı kirâm arasında en sevdiklerinden verme husûsunda büyük bir infâk yarışı başlamıştı.

Ebû Talha’nın Mescid-i Seâdet’e yakın, içinde altı yüz hurma ağacı bulunan kıymetli bir bahçesi vardı ve burayı pek severdi. Sık sık davet ettiği Rasûlullâh’a ikramla da bahçesini bereketlendirirdi.

Ebû Talha şöyle dedi:

“–Yâ Rasûlallâh! Benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevimli olan, işte şu şehrin içindeki sizin de bildiğiniz bahçemdir. Bu andan itibâren Allâh rızâsı için onu Allâh’ın Rasûlü’ne bırakıyorum. İstediğiniz gibi tasarruf eder, dilediğiniz fakîre verebilirsiniz.”

Sözlerinin ardından bu güzel kararını derhal tatbik etmek için bahçeye gitti. Ebû Talha, bahçeye vardığında hanımını bir ağacın gölgesinde otururken buldu. Ebû Talha bahçeye girmemişti. Hanımı sordu:

“–Yâ Ebâ Talha! Dışarıda ne bekliyorsun? İçeri girsen ya!”

Ebû Talha:

“–Ben içeri giremem, sen de eşyanı toplayıp çıkıver!.” dedi.

Beklemediği bu cevâb üzerine hanımı şaşkınlıkla sordu:

“–Neden yâ Ebâ Talha! Bu bahçe bizim değil mi?”

Ebû Talha:

“–Hayır, artık bu bahçe Medîne fukarâsınındır.” diyerek âyet-i kerîmenin müjdesini ve yaptığı infâkın fazîletini sevinç ve neş’e içinde anlattı.

Hanımının “İkimiz nâmına mı, yoksa şahsın için mi bağışladın?” suâline de “İkimiz nâmına…” diye cevap veren Ebû Talha, bu sefer hanımından huzur içinde şu sözleri dinledi:

“–Allâh senden râzı olsun yâ Ebâ Talha! Etrâfımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesâret edemezdim. Allâh hayrımızı kabul buyursun, işte ben de bahçeyi terk edip geliyorum!”

Ebû Talha’ya bu fedâkarlığı yaptıran ahlâk-ı hamîdenin ruhlarda kökleşmesi hâlinde ortaya çıkacak güzelliğin insanlık sathında revaç bulmasıyla yeryüzünde nasıl bir asr-ı seâdet iklîminin oluşacağını tahmin etmek hiç de zor değildir.

a

Yukarıda geçen âyet-i kerîmedeki «birr» kelimesi, hayrın kemâl noktası, Allâh’ın rahmeti, rızâsı ve cenneti mânâlarında tefsîr edilmesinin yanında Cenâb-ı Hak onu bir başka âyet-i kerîmede şöyle târif buyurur:

“Birr, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl birr, o kimsenin yaptığıdır ki Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Ve Allâh’ın rızâsını gözeterek) yakınlara, yetîmlere, yoksullara, yolda kalmışlara, sâillere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Bir ahit yaptığı zaman, sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte böyle kimseler (dînde, Hakk’a uymada, doğruyu ve hayrı aramada birr sâhibidirler ve) sadâkat ve vefâkarlık göstermiş, samîmiyetlerini isbât etmişlerdir. İşte muttakîler ancak onlardır.” (el-Bakara, 177)

Görüldüğü gibi birri târif eden bu âyet, insanda bulunması gereken bütün üstün vasıfları kendisinde toplamıştır. Buna işâretle Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Her kim bu âyet ile amel ederse îmânını kemâle erdirmiş olur.” (Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl, I, 249) buyurmuşlardır.

Kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzûr ve sükûnun kaybolduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı cemiyetimizde bugün ciddî bir infâk seferberliğine ihtiyaç vardır. Muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, Rabbimize karşı bir şükür borcudur. Büyük velî Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, halkla beraber pâdişâhları bile infâk seferberliğine dâvet etmiştir. Sultan III. Murad’a yazdığı bir mektupta şöyle buyurur:

Deden Kânûnî Sultan Süleyman nasıl Istırancalar’dan su getirip İstanbul halkını suya kavuşturdu ise, sen de Bolu ormanlarından odun getirip bu kış İstanbul halkının fakîrlerine tevzî et!”

İnfâk seferberliği, hem kendimiz hem de yavrularımız için çok ehemmiyetlidir. Bizler, çocuklarımızı nasıl küçük yaşta namaza alıştırmakla mükellefsek, aynı zamanda infâk heyecanı vermeğe ve bir muzdaribi sevindirme ibâdetine alıştırmaya da mecbûruz. Şâyet bu işin alışkanlığını küçük yaşlarda kazandırmazsak, onlara yazık etmiş oluruz. Onlar, mülkün sâhibinin Allâh olduğu idrâki içinde büyümelidirler.

İslâm’ı ihyâ etmek isteyen, imkânları mahdûd olsa dahî elinden geldiği kadar muhtaç ve muzdariplere omuz vermek, gönül vermek, duâ etmek mecbûriyetindedir. Bir muzdaribin derdini paylaşmak da infâktır. Ve bugün için en büyük hizmet, rehber insanlar yetiştirecek müesseseleri ihyâ etmek, onlara infâkta bulunmaktır. Bir mütefekkirin dediği gibi:

“Hâkim milletlerle mahkûm milletler arasındaki en mühim fark, bir avuç iyi yetişmiş insandır!”

İşte cihânın bütün susuzluğu, bu bir avuç insanadır.

İslâm, hayât hâlinde değilse, müslüman eziliyor ise, çıkış yolu için yeniden silkinmemiz lâzımdır. Önce bu silkinişe gönül vermek gerekiyor. Toplum, bizlerle gerçek bir müslüman yüreğinin nasıl olduğunu tanımalıdır. Bunun için örnek bir hassâsiyet ve diğergâmlık sergileyebilmeliyiz.

Bu da infâk ile mümkündür.

Nitekim İslâm’da en ulvî müesseselerden biri olan vakıfların rûhu, temeli hep bu infâk temâyülüdür. 

Yâni infâkta müesseseleşme, vakfı meydana getirir. Vakıf, mülkiyetin Allâh’a adanması, temlîk ve temellükten menedilen malın Allâh için ebedîleştirilmesi demektir. İnsanlıkta kemâl, yaradılan her şeye şefkat, merhamet ve tebessümle yaklaşabilmekle kâimdir. Canı ve malı Allâh için hîbe edebilme ise, bir nevî cenneti satın alabilme gayretidir.

İnsanoğlu için kalbi Allâh’tan alıkoyma ve kendine bendetme istîdâdı en fazla malda ve evlâdda mevcûddur. Bundan dolayı Allâh Teâlâ buyurur:

“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihândır. Büyük mükâfât ise, Allâh’ın yanındadır.”

(et-Teğâbün, 15)

“Ey îmân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allâh’ı anmaktan alıkoymasın!..” (el-Münâfikûn, 9)

“… Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (et-Teğâbün, 16)

“Eğer Allâh’a (rızâsı uğruna) borç verirseniz, Allâh onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allâh çok mükâfât verendir, cezâ vermekte acele etmeyendir.” (et-Teğâbün, 17)

Bunun içindir ki, yoksullar, fakîrler ve garîbler, varlık sâhipleri için aslında büyük bir nîmettir. Cennet kapıları, onların duâları ile açılır.

İnfâklar, sermâyenin bir kanser hâline gelmemesine en güzel bir devâ ve çâredir.

Dolayısıyla bu devânın maddî ve mânevî dağıtım yeri olan vakıflar, toplumun merhamet âbideleridir. İnfâkların en güzel tevzî yerleridir. Zenginlerin infâklarına ulvî bir köprüdürler. Öyle ki, zenginle fakîr arasındaki kin ve hasedi gidererek cemiyette müşfik bir âhengin en mükemmel bir âmili olurlar.

Câlib-i dikkattir ki, ecdâdımız Osmanlı’da yüzbinlerce vakıf kurulmuş, her biri infâkın en güzel örneklerini vererek uzun asırlar devam etmiş ve son zamanlarındaki talana rağmen 26.798’i hâlâ ayakta kalabilmiştir. Derûnî ve yüce hislerle İslâm’ı en güzel bir şekilde anlayıp yaşayan Osmanlılar, dünyâya müslüman yüreğindeki engin şefkat ve merhameti böylece sergilemişlerdir. O derecede ki, insana hizmet en kâmil bir şekilde îfâ edildikten sonra kalblerdeki merhamet, kış aylarında aç kalan kuşlardan diğer sakat hayvanların korunmasına kadar genişlemiştir.

Onlar, yüzbinlerce vakıfla, toplumu şefkat ve merhametle ağ gibi örmüşler ve âdetâ sarılmadık yara bırakmamışlardır.

Diğer bir ifâdeyle vakıf, İslâm’ın, yaratılmış her şeye karşı müslümana yüklediği bir mes’ûliyettir. Vakıflar, yaratandan ötürü yaratılanlara sevgi, şefkat ve merhametin ortaya konduğu müesseselerdir. Allâh -celle celâlühû-, kâinât ve eşyâyı birer emânet olarak vasıflandırmaktadır. Kâinâttaki herşey insana emânet olarak tevdî edilmiştir. Evlâd, mal, mülk, sıhhat, hepsi bu muhtevâ içindeki emânetlerdir. İnsan bunları titizlik ve hassâsiyetle korumak mecbûriyetindedir. Emânetin yerine teslîmi de rahmettir, berekettir.

Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın “sadaka” husûsundaki emrinden sonra ashâb-ı kirâm arasında âdetâ bir seferberlik başlamış, herkes, neyi varsa Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in önüne getirmişti. Onlar, her zaman “Sadakaları Allâh alır!” âyetinin verdiği coşkuyla, getirdiklerini Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e Allâh yolunda cân ü gönülden takdîm ediyorlardı.

İnfâk, yalnız maddî değildir. Rabbin ihsân ettiği her şey infâk edilecektir. Yaşanarak teblîğ edilen İslâm, en  güzel infâktır. Ashâb, dünyânın en ücrâ köşelerine kadar i’lâ-yı kelimetullâh aşkıyla giderek kendilerini İslâm’a infâk etmişlerdir. Bunların ikisi Abbâs -radıyallâhü anh-’ın oğlu Kusam -radıyallâhü anh- ile Hazret-i Osmân -radıyallâhü anh-’ın oğlu Muhammed -radıyallâhü anh-’dır. Gidebildikleri son nokta olan Semerkant’a İslâm’ın nûrunu ve huzûrunu taşımışlardır. Bu hâlis infâk niyeti, bereketli bir rahmet olarak tecellî etmiş, ardından İmâm Buhârî, İmâm Kâsânî, İmâm Tirmizî, Şâh-ı Nakşibend gibi birçok zirve Allâh dostlarının yetişmesine vesîle olmuştur.

Bugün de, aynı vecd ve heyecanla İslâm’ı yaşayıp, teblîğ ederek onu bir hayat tarzı hâlinde dünyâya sunmak, yine en güzel bir infâk olacaktır.