İÇİNDEKİLER
ARAMA:

ZEKÂT ve İNFÂK

İnsanoğlu mahlûkât içerisinde en mükerrem olarak yaratılmıştır. Güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakîr gibi fertler arasındaki farklılaşma ve kademeleşme ise, toplum nizâmının te’sîsi ve âhengini te’mîn içindir.

Bu kademeleşmede ehemmiyetli bir yer teşkîl eden zenginlik ve fakîrlik, birbirine zıd iki iktisâdî farklılık arzeder. Zenginlik ve fakîrlik gibi farklı imkânlara sahip olma, imtihân gâyesiyle takdîr-i ilâhînin ince ve derin hikmetlerini ihtivâ eder. Zenginlik bir izzet, fakîrlik de bir zillet değil, taksîm-i ilâhîdir; mukadderâtın hikmet ve maslahat tezâhürüdür. Allâh Teâlâ buyurur:

“...Dünyâ hayâtında onların (insanların) maîşetlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini (n maîşetini) derecelerle ötekine üstün (fazla) kıldık. (Ancak) Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden (maîşetlerinden) daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

Bu âyette ifâde edildiği vechile taksimat farklı olmuş, ancak mükellefiyetler de ona göre tanzîm edilerek ictimâî denge en mükemmel bir şekilde te’sîs edilmiştir. Yâni:

Varlıklı insanların servete râm olma neticesinde muhtemel azgınlıklarına set çekmek, muhtaçların da zenginlere karşı kin ve hased gibi menfî temâyüllerinin tomurcuklanmasını engellemek, ictimâî hayâtı korumak ve fertleri birbirine muhabbetle bağlamak için “zekât”, farz kılınmıştır. İslâm ictimâî nizâmında, fakîr ve zengin arasındaki denge ve muhabbeti te’mîn etmek için “zekât ve infâk” ibâdeti çok mühimdir.

Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarfettiği husûsunda, yâni helâl veya harâm kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakîrlere vermeğe me’mûr kılınmakla serveti bakımından büyük bir imtihâna tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihân da kazanıldığı takdirde rızâ-yı ilâhiyyeye ve cennet nîmetlerine nâil olunur.

Fakîr de, yoksulluktaki sabırsızlık, şikâyetler, insanlara yük olmak, zarûrete dayanmayan istek, kin, hased, isyân gibi husûslarla birlikte, ahlâk ve iffetini koruyup koruyamamaktan hesâba çekilecek, şâyet bunların neticesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünyâ çilesi, ebedî bir âhıret seâdetine dönüşecektir.

a

Zekât, Kur’ân-ı Kerîm’de 27 yerde namazla birlikte zikredilir. Bu kadar çok zikredilmesi, ona atfedilen ehemmiyeti gösterir. Yalnız bir yerde (Mü’minûn Sûresi’nde) namaz ayrı olarak geçer ki, orada da namaz kılanların zekâtlarını verdikleri husûsu ifâde buyurulur. Bunun sebebi, “bedenî” ve “mâlî” olmak üzere iki gruba ayrılan ibâdetlerde, bu ikisinin, birinci sırada ve eş değerde yer almasıdır. Nitekim ameller birbirinden müstakil olduğu, yâni birinin yapılmaması, diğerini iptâl etmeyeceği hâlde, zekâta dînimizde verilen değerin ehemmiyetine bakınız ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den zekâtsız namazın -âdetâ- yok hükmünde sayılacağı şeklinde bir hüküm sâdır olmuş ve O hidâyet rehberimiz bir hadîs-i şerîfte:

“Namaz kıldığı hâlde zekât vermeyen kimsenin namazı (nın hayrı) yoktur!” (Münâvî, Künûzü’l-Hakâik, s. 143) buyurmuşlardır.

Bu sebepledir ki mü’minlerin emîri Ebû Bekir -radıyallâhü anh-, namaz kıldığı hâlde zekâtını vermeyenlerin bu hareketlerinin zımnından inkâr mânâsı çıkarmış ve onları mürted kabûl ederek kendilerine harp açmıştır. Çünkü zekât, imkânı olanın muhtaç olana Allâh’ın tâyin ettiği bir borcudur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

“Sâilin (muhtâcın) ve mahrûmun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin), servette mâlûm hakkı vardır.” (ez-Zâriyât, 19)

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Malın zekâtını verdiğin zaman üzerindeki malda olan fakirlerin hakkını ödemiş olursun.” (Tirmizî)

Bu itibarla zekât, mala nisab miktarından fazlasıyla mâlik olanların fakîrlere karşı ilâhî bir vergi hâline getirilip geride kalan mülkiyetin helâl kılınmasıdır. Hem de zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenir. Mal, sâhibine bütünüyle helâl olur. Bu nükteyi kavramak için de:

“… Zekâtı verenler (de temizlenip felâh buldu.) (el-Mü’minûn, 4) âyet-i kerîmesine dikkat etmek lâzımdır.

Diğer bir âyet-i kerîmede buyurulur:

وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

(Ey peygamber!) Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günâhlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin! Ve onlar için duâ et! Çünkü senin duân, onlar için sükûnettir (huzûr kaynağıdır).” (et-Tevbe, 103)

Cemiyetin mağdur insanlarını sevindiren zekâtın, verenlerine sağladığı kazanç ise daha büyüktür. Hakîkaten “temizlik” ve “sâfiyet” mânâlarını ifâde eden “zekât” kelimesi, insanın bâzı kalbî hastalık ve kötülüklerden arınması ve malın temizlenmesini temin etmek gibi son derece mühim fâideleri hâizdir. Öyle ki gönlün pak kılınması, rûhun sâfiyet kazanması ve nefsin tezkiyesindeki bu temizlik keyfiyeti, enbiyânın gönderiliş hikmetlerinden de biridir.

Ayrıca zekât, verenle verilen kişi arasında samîmiyyet ve muhabbet bağının perçinleşmesine sebeptir. Zekât, muhtâca verilecek verginin asgarîsidir. Kâmil îmân sahipleri, servetlerini, sadaka, infâk ve îsâr ile tezyîn ederler.

Dünyâda eskiden beri zengin-fakir kavgası süregelmiştir. Ekseriyâ fakirler zenginlere karşı kin ve hasetle bakmış, zenginlerse fakirleri basit ve sefil insanlar şeklinde görerek, gurur ve kibir ile onları hor görmüştür. Bunun istisnâsı ise, ancak Hak dînin teblîğ ettiği diğergamlık, merhamet, şefkat ve kardeşlik telkînlerinden alınan nasîbin, zekât, sadaka gibi her türlü infâk yollarıyla ictimâî hayâta yansıtılabildiği devirlerde mümkün olmuştur. Bugün zekât tam olarak verilse, toplumda fakîr ve muzdarip insan yok denecek kadar azalır.

Ömer bin Abdülazîz devrinde vâlîler, “zekât verecek kimse bulamadıklarını” bildirerek halîfeden tavsıye istemişlerdir. Çünkü bütün imkân sahipleri, zekât borçlarını ödüyorlardı. Bundan dolayıdır ki Ömer bin Abdülazîz devri, dört halîfeden sonraki en parlak devre olarak kabûl edilir. Bu hâl, malın ve canın Hakk Teâlâ için infâk edilmesinin bir rahmet tezâhürüdür.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, aşağıdaki beytinde fakîr ve dertlilerle hem-hâl olmanın mânevî kazancını ne güzel îzâh eder:

“Fakr u zarûret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek ve o derde dermân olmak sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin ve senin de kalbin rakîkleşip rûhun incelsin!..”

İşte İslâm, beşeriyyetin zengin-fakir yarasını böylesine güzel bir muhtevâ içinde sarıp şifâ bahşederken, İslâm dışı sistemler ise, gerçek mânâda bunu başaramamışlar, ya ifrata ya da tefrîte düşmüşlerdir. Nitekim kimi başkasından bir şey istemeyi tamâmen yasak etmiş, kiminde de dilenmek alıp yürümüştür. İslâm ise, zekât ve infâk yoluyla bu yaraya son derece hakîmâne bir edâ ile yaklaşmış ve en münâsip çâreyi sunmuştur.

Gerçekten zekât, İslâm’ın insanlığa kazandırdığı pek yüce kıymetlerden biridir. Zekât sâyesinde cemiyetin fakîr, mağdur, yolda kalmış, yetîm ve dullarının sıkıntıları belli ölçüde de olsa giderilmiş olmaktadır. Ayrıca bir zamanların gerçeklerinden olan kölelik zincirini, insanın boynundan çıkaran yine İslâm olmuştur. Hiç şüphesiz ki İslâm’ın, köleleri hürriyetlerine kavuşturmak, onlara ihsân ve ikrâmda bulunmak için ortaya koyduğu hâl çârelerinin en müessirlerinden biri, yine zekât  ve infâk müessesesidir.

Böylece İslâm, zor durumda olan kimselere karşılık beklemeden el uzatmış ve nice kanayan yarayı kökten şifâya kavuşturmuştur. Ayrıca zâhirde insanlara yardım ve kolaylık gibi görünen, hakîkatte ise zor durumdaki çâresizlerin bu hâllerini istismar ile onları sömürmekten başka bir işe yaramayan fâiz musibetini de yasaklamıştır.

Zîrâ fâizci, başkalarının sıkıntıda olmasını ve onların bu durumundan istifâde etmeyi ister. Zekât veren kimse ise, muhtaç ve sıkıntılı kimselerin dert ortağıdır. Onun yeğâne arzusu, Hak Teâlâ’yı râzı ve hoşnûd edebilmek maksadıyla dertli kullara devâ olabilmektir.

Hırslı ve gözü doymayan bir insanın, malı-mülkü, ne kadar çok olsa da gözüne dâimâ az görünür. Fakat sadaka ve zekât vermeye alışkın insanlar ganî gönüllü olurlar. Az bir dünyâlıkla yetinirler. Faizciyi ise, o derecede hırs bürümüştür ki, başkalarını mahvetmek pahasına kendi malını artırmak ister. Dünyânın büyük ticâret merkezlerinin pek çoğunda bu kabîlden ibretli hâdiseleri görmek mümkündür. Bu gerçeklere işâreten âyet-i kerîmede şöyle buyurulmuştur:

وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

“Allâh fâizi tüketir, sadakaları ise bereketlendirir…” (el-Bakara, 276)

Yâni fâizle iştigal edenlerin mallarındaki bereketi kaldırır. Bu bereketsizlik de, kulun âhıret müflisi olması demektir. Bu iflâs, bazen dünyâda da yaşanır ve haksız kazanılan dağlar gibi servetler, ya bir felâket veya bir hastalık vesilesiyle yahut da müsrif bir mirasyedi elinde hebâ olup gider.

Diğer taraftan fâiz, birinden alıp diğerine verdiği için, yâni birinin dişini güçlendirmek yolunda başkalarının kanını emen bir yapı arzetmesi hasebiyle ictimâî servet ve temellere zarar verir. Milleti batağa sürükler. Nihâyet fâizcinin âhıret servet ve seâdetini de mahveder.

Buna mukâbil, cemiyetin fakîr ve sıkıntılı fertlerine yardım mâhiyetindeki sadaka ve bağışlar, ictimâî âhenk ve nizâmın devâmını temin ettiğinden dolayı dünyâda da âhırette de bir bereket vesîlesidir. Şu misâl bu gerçeği ne güzel aksettirir:

Bir gün dilencinin biri Ali -radıyallâhu anh-’ın önünde durup bir şeyler istedi. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, oğulları Hasan ve Hüseyin -radıyallâhü anhümâ-’ya:

“–Annenize gidip evdeki altı dirhemi alıp getirin!” dedi.

Hasan ve Hüseyin gitti, altı dirhemin hepsini getirip babalarına teslîm ettiler. Hazret-i Ali de onları dilenciye verdi. Oysa o esnâda kendilerinin de ihtiyacı vardı. Hazret-i Fâtıma onunla un alacaktı.

Ali -radıyallâhu anh- evden içeri daha adımını atmamıştı ki, yanına devesini satmak isteyen bir kimse geldi. Sonra verirsin diyerek devesini Hazret-i Ali’ye yüz kırk dirheme sattı ve hayvanı kapıya bağlayıp gitti. Aradan pek bir zaman geçmeden bir başka kimse çıkageldi ve deveyi iki yüz dirheme satın aldı. Parasını da hemen ödeyip gitti.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, yüz kırk dirhemi deveyi satın aldığı kimseye verdi, arta kalan altmış dirhemi de Hazret-i Fatıma’ya teslîm etti ve şöyle dedi:

“–Bu, Allâh’ın: «Her kim bir iyilikle gelirse ona, o yaptığı iyiliğin on katı vardır.» (el-En’âm, 160)

buyurarak Hazret-i Peygamber vasıtasıyla bize va’d buyurduğudur. Biz o altı dirhemi verdik. Allâh -celle celâlühû- da on misliyle mukâbelede bulundu!..” (Hayâtü’s-Sahâbe)

Bu bereketlere ilâveten Cenâb-ı Hakk’ın:

“İyiliğin karşılığı, ancak iyilik değil midir?” (er-Rahmân, 60) beyânı mûcibince zekât ve infâklar, kullara nice rahmet kapılarını aralarken şer kapılarını da kapatıcı bir mâhiyet arzeder.

İstanbul’da anarşi hâdiselerinin zirvede olduğu bir dönemde yaşanan şu hâdise, bu hakîkatin ibretli bir tezâhürüdür:

Beş-altı soyguncu, büyük bir markete girmişler ve dükkan sahibine kasada ne varsa vermesini söylemişlerdi. İhtiyar adamcağız, nâçâr bir şekilde kasanın anahtarlarını tam eline almıştı ki, kapıda gelen gideni kontrol için kalan soyguncu, onu farketti ve birden yerini terkederek süratle içeri girip yaşlı dükkan sahibine siper oldu. Silahını da arkadaşlarına doğrultmuş bir vaziyette haykırdı:

“–Buradan tek kuruş almadan çıkacağız!”

Bu âni gelişme karşısında şaşıran soyguncu arkadaşları:

“–Hayrola! Buraya kadar kaç dükkan soyduk; bir şey demedin! Ne oldu sana birden?!. Çekil önümüzden de işimize devam edelim!” dediler.

Fakat beriki, arkadaşlarına mânî olabilmek için hem mahcup hem de kararlı bir edâ ile şunları söyledi:

“–Hayır! Buradan bir iğne bile almayacağız! Sakın ısrar etmeyin. Bilin ki, benim cesedimi çiğnemedikçe bu dükkandan size hayır yok! Bu ihtiyar amca kim biliyor musunuz? Ben yıllar yılı kumarhane köşelerinde, meyhane çukurlarında âilemi ve çocuklarımı ihmâl ederken onlara şefkat ve merhamet elini uzatarak âdetâ babalık yapan ve yavrularımı büyütüp okutan bir müstesnâ insan!..”

Bu hâl üzerine arkadaşları, başlarını önüne eğdi ve hep birlikte özür dileyip oradan ayrıldılar. (Rahmetli Timurtaş Uçar Hocaefendi’den menkûl)

İşte Allâh için infâkın dünyevî fâidesinin ibret dolu yaşanmış müşahhas bir misâli! “Az sadaka çok belâyı defeder.” ifâdesinin tecellîsi.

a

Fakîr ve mahrûm insanların yaralarını sararak onlara huzûr bahşeden bir tesellî sunabilmenin en mükemmel tezâhürleri, hiç şüphesiz ki Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in örnek hayatlarında müşâhede edilebilir.

O, bir yandan cömertliğin, bir müslümanın tabiat-i asliyyesi hâline gelmesini çok arzu buyurarak:

“Veren el, alan elden üstündür.” (Buhârî, Zekât, 18)

“Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allâh’ın, mal verip hak yolunda harcamağa muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allâh’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yâni ilmini infâk eden) kimsedir.” (Buhârî ve Müslim) beyânları ile infâkı teşvîk ederken bir yandan da:

“Yâ Rabbî! Beni fakîr olarak yaşat, fakîr olarak geçindir, mahşer gününde fakîrlerle haşreyle!” (Tirmizî, Zühd, 37)

şeklinde duâ etmiş ve hücre-i seâdetlerinin bir köşesini garîb, fakîr ve miskinlerin sığınabileceği bir şefkat yuvası hâline getirmiştir. Bütün fakîrlerle olduğu gibi “ashâb-ı suffa” denilen bu kimselerle de son derece yakından ilgilenmiş, onların her türlü sıkıntılarına dermân olmaya çalışmış ve kendi mütevâzî yaşayışıyla da en güzel bir tesellî sunmuştur.

Hadîs-i şerîflerinde de:

“Allâh huzurunda servet hesâbı vermeyecek olan fakîrler, zenginlerden kırk sene önce cennete girerler.” (Tirmizî, Kitâbü’z-Zühd)

“Zengin olanlar, daha çok fakîrdirler.” (Buhârî, Kitâbu’r-Rikâk, Bâbu’l-Muksirîn) buyurmuşlar, hakîkî izzet ve şeref ölçüsünün zenginlik değil, fazîlet ve takvâ olduğunu dâimâ telkîn etmişlerdir. Yine ümmetinin infâk edebilme seâdetinden mahrûm bulunan fakîrlerine de:

“Bir kimsenin verecek bir şeyi olmasa, ancak güzel davransa ve gönül alacak tatlı sözler söylese, bu da bir çeşit sadakadır.” (Buhârî, Edeb, 33) buyurarak infâkın her hâlükârda mümkün olduğunu ifâde etmek sûretiyle, onların gönüllerine su serpmiştir.

Bu ifâdeler, ne zenginliğin, ne de fakirliğin tervîcidir. Bilakis her iki tarafın kendisine âid güzel yönlerini ve bunlara göre hareket etmenin zarûretini ifâde ile herkesin içinde bulunduğu hâle rızâ göstermesinin ehemmiyetini beyândır. Yâni kul, rızâ-yı ilâhî istikâmetinde yaşarsa ne zenginlik kötüdür, ne de fakirlik..

a

Zekât ve infâktaki sırlardan biri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) ve bu sûretle zayıfların istismara veya hasede sevkedilmesine engel olmaktır. Çünkü zenginlik, bir övünme ve büyüklenme vesîlesi olursa, zengin için âkıbet hazîn olur. Oysa toplulukta, yardım eden veya yardım edilen bütün fertler, maddî ve mânevî birbirlerine muhtaçtır. Bu ilâhî tanzîm, hikmetler ve ibretlerle doludur.

Bilinmelidir ki mülk, mutlak olarak Allâh’a âiddir. İnsanların mâlikiyeti, bugün yeni îcâd edilen devre-mülk gibidir.

Yûnus Emre -kuddise sirruh- buyurur:

Mal sâhibi, mülk sâhibi,

Hani bunun ilk sâhibi?

Mal da yalan, mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan!

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de buyurulur:

وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

“Ey insanlar! Hepiniz Allâh’a karşı fakîrsiniz, muhtaçsınız! Allâh ki, ganî (zengin) ve hamde lâyık olan ancak O’dur!” (Fâtır, 15)

Âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı vechile mülk, gerçekte ne fertlerin ne de toplumundur. Mülk Allâh’a âiddir. Cenâb-ı Hakk’ın mülkünde yaşanıyor, O’nun verdiği rızıkla merzûk olunuyor. Fertlere verilen, sadece belli bir zaman dilimi içerisinde mülkün muvakkat bir tasarrufudur.

Bu itibarla mal, mülk ve mevkî, en büyük imtihân metâlarıdır. Süleyman -aleyhisselâm-’ın o dillere destan saltanatı, bir ân gelmiş, tamamen elinden alınmış, ancak istiğfâr neticesinde tekrar kendisine iâde edilmiştir. Bu hâdiseden ibretle bir Allâh velîsi buyurur:

“Rızık peşinde değil, Razzâk’ın peşinde koş!”

Servet, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Fertlerin onu istediği gibi kullanması, aslâ tasvip olunamaz. O, mülkün hakîkî sâhibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalı veya sarf edilmelidir. Şâyet zenginlik, ilâhî emirlere zıd bir sûrette kullanılırsa, insanları çabuk azdırmaya, türlü kibir, zulüm ve haksızlıklara sürüklemeye çok müsâittir. Böyle bir âfete sürüklenenlerde mal sevgisi, kalbe yerleşir. Cenâb-ı Hakk’ın dünyâ nîmetleri içinde sadece mal ve evlâdı “fitne” olarak zikretmesi, bunların kalbe girerek putlaşma tehlikesine binâendir. Bu bedbahtlığa düşenler için Allâh Teâlâ buyuruyor:

“… Altın ve gümüşü yığıp da onları Allâh yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele!” (et-Tevbe, 34)

(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki:) «İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!»” (et-Tevbe, 35)

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar:

“Her sabah yeryüzüne iki melek iner. Bunlardan biri:

«Allâh’ım! Malını hak yolunda harcayana halefini (infâk ettiğinin yenisini) ihsân buyur!» diye duâ eder.

Öteki de:

«Allâhım! Pintilik edene malının telefini ver!» diye bedduâ eder.” (Müslim, Zekât)

Bir başka hadîs-i şerîfte de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Cömertlik, dalları dünyaya uzanan cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Kim onun dallarından birine tutunursa, bu onu cennete götürür. Cimrilikse, dalları dünyaya uzanmış cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Kim de, onun dallarından birine tutunursa, bu (da) onu ateşe (cehenneme) götürür!..” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, VII, 435)

buyurarak, zekât, sadaka, öşür ve infâk gibi mâlî ibâdetleri edâ edenleri müjdelerken, cimrilik sâikıyla gaflet gösterenler hakkında ne düşündürücü bir îkâzda bulunmuştur…

Yâni âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde malın kalbe girmesiyle muhtâcın hakkı gaspedildiği zaman hazîn bir âkıbete dûçâr olunacağı bildirilmektedir. Bu ilâhî îkâz karşısında iyi düşünmeli ve zekâta ilâveten sadakalar ve infâklarla mecbûrî olan kırkta biri de çok aşmaya gayret etmelidir. Cenâb-ı Hakk, bu hususta şöyle istikâmetlendirir:

وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

“… (Rasûlüm!) Hayr u hasenât yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını!..” (el-Bakara, 219)

Bunun içindir ki, ashâb-ı kirâm dâimâ bir infâk seferberliği içinde olurlardı. Tebük seferi için Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, malının yarısını getirmiş; Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhü anh- ise tamamını infâk etmişti. Kendisine:

–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebâ Bekir?” diye soran Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e de:

“–Allâh ve Rasûlünü!..” mukâbelesinde bulunmuştu.

Bir fakihle Şeyh Şiblî arasında geçen şu hâdise pek ibretlidir:

Fakihlerden biri, imtihan etmek maksadıyla zekâtın kaçta kaç verilmesi gerektiğini Hazret-i Şiblî -rahmetullâhi aleyh-’e sordu. Şiblî Hazretleri şöyle cevap verdi:

“–Bunun cevabını fakihlerin mezhebine göre mi yoksa fakirlerin mezhebine göre mi istiyorsun?” dedi.

Fakih:

“–Her ikisine göre de olsun.” dedi.

Şiblî cevap verdi:

“–Fakihlerin mezhebine göre ikiyüz dirhemin, üzerinden bir yıl geçtikten sonra onun kırkta birine tekâbül eden beş dirhemini vermek gerekir. Fakirlerin mezhebine göre ise, derhal ikiyüz dirhemin ikiyüzünü de verip «yakayı kurtardım» diye bir de şükretmek gerekir.”

Fakih dedi ki:

“–Biz bu mezhebi dîn adamlarından öğrendik.”

Şiblî de mukâbeleten:

“–Biz de bu mezhebi Sâdık-ı Rabbülâlemînden (Yâni Ebû Bekir Sıddîk’tan) öğrendik. O, nesi var nesi yoksa hepsini Âlemlerin Efendisi olan Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in önüne koydu. Bundan başka, «kurtuldum» diye şükretmek için de ciğer pâresi kızını üste verdi.” (Mektûb, 34, Üçüncü Yüzyıl)

Sahâbesine Allâh için verme aşkını aşılayan Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bizzat kendisi bu infâk rûhuna en güzel misâl idi.

Âişe -radıyallâhu anhâ-’dan rivâyeten:

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in âilesi bir koyun kesmişlerdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bir ara:

Ondan geriye ne kaldı?” diye sordu.

Hazret-i Âişe:

“–Sadece bir kürek kemiği kaldı.” cevâbını verdi.

Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-;

Desene bir kürek kemiği hariç, hepsi bizim oldu!” buyurdu. (Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 35)

O server-i âlem, geceleyin evinde birkaç altın veyâ gümüş bulunsa, rahat edemez onları infâk ederlerdi. Fakat bütün müslümanlara kendilerinin tatbîk ettiği bu usûlü farz kılmadılar ve ashâbı, gönül âlemlerine göre infâka istikâmetlen-dirdiler. Yâni Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhü anh-’den malının tamamını Allâh yolunda infâk etmesini kabul buyururken bir diğer sahâbîye:

“Malının bir kısmını kendin için alıkoy! Böylesi senin hakkında daha hayırlıdır.” (R. M. Sâmî, Tebük Seferi, 66) buyuruyorlardı.

Kısaca İslâm, zekât gibi belli ölçüde mecbûrî bir infâkın yanında yüksek himmet sahiplerinin, maddî durumları ve gö-nül âlemleri nisbetinde diledikleri kadar yardımda bulunmaları husûsunu kendilerine bırakmıştır. Bu ölçüden hareketle Ebû Zer -radıyallâhu anh-, kazandığı parayı harcamayarak ertesi güne bırakmayı haram sayıyordu. Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- ise kendisi aç gezer, başkalarının karnını doyururdu. Kendisi zorluklara katlanır, müslümanları rahat ettirmeye çalışırdı. Zîrâ onlar, servetlerinin emanetçileri olduklarının hissiyat ve şuûru ile gönüllerini tezyîn etmiş kimselerdi.

Hâsılı ebedî kurtuluşa tâlib olan cümle servet sâhipleri de, bu dünyâda birer emânetçi hükmünde olduklarının ve elbet bir gün gerçek mâlik olan Allâh Teâlâ tarafından hesâba çekileceklerinin şuûruyla yaşamalıdırlar. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Sonra o gün (kıyâmet günü) nîmetlerden dolayı elbette hesâba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8)

Bu hakîkat dolayısıyla ârif gönüller, şu ifâdeyi hiçbir zaman hatırdan uzak tutmazlar:

“Helâlin hesâbı, harâmın da azâbı vardır.”

Onun için dünyâ istek ve arzularına esir olarak infâk edemeyen zenginler, yakmak için külhana odun taşıyan hamallar gibidir.

Çalışmak, helâl yoldan mal-mülk sâhibi olmak elbette meziyettir. Doğru olan bunları putlaştırıp kalbe sokmadan Hakk yolunda infâk edebilmektir. Aksi hâlde servet, dünyâda hamallık, âhırette acıklı bir azâb sebebidir.

Servette doğru olan gâye, «İnsanların en hayırlısı, (onların) insanlara en faydalı olanıdır!» (Taberânî, Mecmau’l-Evsât, VI, 58) hadîs-i şerîfinin sırrına erebilmektir. Paranın yeri gönül değil, cüzdandır!.. Ârif bir şâirin şu kıt’ası insanın gafletini ne güzel anlatır:

Bir misâfirhânedir dünyâ-yı dûn,

Anda bir; kâşâne de, vîrâne de!..

Bir onulmaz çâresiz sevdâdayım,

Hâne yaptırdım misâfirhânede!..

Bilinmelidir ki, fakîrlerin ve garîblerin duâları, varlıklı ve güçlüler için bir huzûr kaynağıdır. Ve onlar için mânevî bir yardımdır. Yine bilinmelidir ki, fakîrlik ve muhtaçlık, bir zillet ve meskenet değil, belki âhıret tarafı aydınlık bir hikmet ve lutuf tezâhürüdür.

Şükranlı ve cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakîrler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli hasîs zenginler ve buna mukâbil sahte fakîrler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Yâ Rabbî! Fakîrlik ve zenginliğin fitnesinden sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 49)

diye duâ buyururlardı.

O hâlde kanâat, tevekkül ve teslîmiyet, kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur…

Bunun için ilâhî ahlâka ve lutfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünyâ nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiği bir mü’min olup Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

Zekât, mal ve servetin şükür ifâdesidir. Şükrün de, nîmeti artıracağı va’d-i ilâhî îcâbıdır.

Allâh Teâlâ buyurur:

وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

“Eğer siz şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım..” (İbrâhîm, 7)

Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, infâk etmeyi çok severlerdi. Bir hadîs-i şerîflerinde:

“İnfâk et ey insanoğlu! Ki sana da infâk edilsin…” (Buhârî ve Müslim) buyurmuşlardır.

Hatâsını bilip istiğfâr edeceği yerde, kalbinin kararması dolayısıyla, ilâhî takdîri unutarak “Ben çalıştım, ben kazandım” kanâatiyle fakîrleri hor ve hakîr görenlere ne yazık! Onların bedbaht Kârûn gibi helâke dûçâr olacakları muhakkaktır. 

Evvelce sâlih bir fakir kimse olan Kârûn, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kendisine öğrettiği simyâ ilmi neticesinde son derece zengin bir hâle gelmişti. Ancak gönlünü dünyevî ihtiras ve meyillerden koruyamadığı için bütün güzel ve nezih hasletlerini kaybetti. Nâil olduğu aşırı zenginlik sebebiyle gurur ve kibre kapıldı. Kur’ânî ifadeyle azgınlardan oldu. Allâh Teâlâ buyurur:

“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allâh, şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 76)

Ancak Kârûn, hem bu sözlere hem de Mûsâ -aleyhisselâm-’ın nasîhatlerine kulaklarını tıkamıştı. Öyle ki, Mûsâ -aleyhisselâm-, ona malının zekâtını vermesini söylediğinde zenginliğini bir nevî ona borçlu olmasına rağmen:

“–Malıma göz mi diktin? Bu parayı ben kazandım!..” dedi.

Hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

(Kârûn’a hitâben şöyle buyuruldu:) Allâh’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhıret yurdunu iste; ama dünyâdan da nasîbini unutma! Allâh sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilikte bulun! Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama! Şüphesiz ki Allâh, bozguncuları sevmez.”

“Kârûn ise: «–O (servet), bana ancak kendimdeki bilgi sâyesinde verildi.» dedi. Bilmiyor muydu ki, Allâh kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti! Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allâh onların hepsini bilir).

“Derken Kârûn, ihtişâmı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ hayâtını arzulayanlar: «Keşke Kârûn’a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı!..» dediler.”

“Kendisine ilim verilmiş olanlar ise: «Yazıklar olsun size! Îmân edip amel-i sâlih işleyenler için Allâh’ın mükâfâtı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.» dediler.”

“Nihâyet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allâh’a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.”

“Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: «Demek ki Allâh, rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az! Şâyet Allâh bize lutufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki, inkârcılar iflâh olmazmış!..» demeye başladılar.” (el-Kasas, 77-82)

İşte dünyâya meyledip âhıreti unutan mal ve mülk sevdâlılarının âkıbetlerinin ne olacağını gösteren bir sahne! İlâhî zenginlik ve nîmetlerden ebedî mahrûmiyet! Bu hâli tefekkürle şâir şöyle der:

Dünyâ deryâsına sokar da burun,

Fırtınayı ölçmez kötü yelkenci!

Bu nasıl zenginlik söyle ey Kârûn,

Etti seni acınmayan dilenci!..

Şiirde ifade edildiği gibi Kârûn şimdi bir âhıret dilencisi… Zîrâ âhıret yurdu, ömür boyu ihlâs ve samîmiyet ile kulluk üzre yaşayan takvâ sahiplerine âiddir. Âyette buyurulur:

تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَادًا وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ

“İşte âhıret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.” (el-Kasas, 83)

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, dünyâ malına muhteris olup âhırete müflis olarak giden kimselerin hâline hayret ederek şöyle buyurur:

“İnsana ne oluyor da altının, dünyâ malının kölesi oluyor? Hakk yolunda harcanmayanlar nedir? Neyi ifâde eder? Dünyâ malının esiri olarak onun kapısında yılan gibi kıvrılıp yerlerde sürünmek zilleti, insanı göklere eli boş gönderen bir sefâlet sebebi değil de nedir?!.”

Kârûn misâli mala-mülke esir olup mânevî sefâletin girdaplarında boğulan Sâlebe’nin1 hâli de, pek düşündürücü ibretli bir hâdisedir:

Medîne müslümanlarından olan Sâlebe’nin, mala-mülke karşı aşırı derecede hırsı vardı. Zengin olmak istiyordu. Bunun için Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den duâ istedi.

Onun bu talebine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- şöyle cevap verdi:

Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…”

Bu ifâde üzerine isteğinden vazgeçen Sâlebe, bir müddet sonra hırsının yeniden depreşmesi ile tekrar Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e gelip:

“–Yâ Rasûlallâh! Duâ et de zengin olayım!” dedi.

Bu defâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

Ben senin için kâfî bir örnek değil miyim? Allâh’a yemîn ederim ki, isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp gideceklerdi; fakat ben müstağnî kaldım.”

Sâlebe, yine isteğinden vazgeçti. Fakat içindeki ihtiras fırtınası dinmiyordu. Kendi kendine: “Zengin olursam, fakîr fukarâya yardım eder, daha çok ecre nâil olurum!” şeklinde zannî bir sebebe sarılmış ve nefsinin şiddetli talebine yenilmiş olarak üçüncü kez Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yanına gitti ve:

“–Seni hak peygamber olarak gönderene yemîn ederim ki, eğer beni zengin ederse, fakîr fukarâyı koruyacak, her hak sâhibine hakkını vereceğim!..” dedi.

Nihâyet bu kadar ısrar karşısında Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

Yâ Rabbî! Sâlebe’ye istediği dünyâlığı ver!” diye duâ eyledi.

Çok geçmeden bu duâ vesîlesiyle Allâh Teâlâ, Sâlebe’ye büyük bir zenginlik ihsân etti. Sürüleri dağı taşı doldurdu. Lâkin o âna kadar mescid kuşu, ifâdesi ile vasıflandırılan Sâlebe, mal ve mülkü ile uğraşmaktan yavaş yavaş cemâati aksatmaya başladı. Gün geldi sadece Cum’a namazlarına gelir oldu. Ancak bir müddet sonra Cum’a namazlarını da unuttu.

Birgün onun durumunu sorup öğrenen Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

Sâlebe’ye yazık oldu!..” buyurdular.

Sâlebe’nin gaflet ve cehâleti, bu yaptıklarıyla kalmadı. Kendisine zekât toplamak için gelen me’mûrlara:

“–Bu sizin yaptığınız düpedüz haraç toplamaktır!” deyip, daha evvel vereceğini va’dettikleri şöyle dursun, fakîr fukarânın âyetle sâbit olan asgarî hakkını dahî vermekten kaçınacak kadar ileri gitti. Münâfıklardan oldu.

Bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“Onlardan (münâfıklardan) kimi de: Eğer Allâh, lutuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız! diye Allâh’a söz verdi.”

“Fakat Allâh, onlara lutfundan (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allâh’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” (et-Tevbe, 75-76)

Kendi ahmaklığı yüzünden Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in îkâzını dinlemeyerek hareket edip de sefîl ve perîşân bir şekilde bedbaht ve hazîn bir âkıbete dûçâr olan Sâlebe, dünyânın geçici servetine aldanarak ebediyyet fukarâsı olmuştu. Büyük bir pişmanlık içinde ölürken kulaklarında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in şu sözleri çınlıyordu âdetâ:

Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…”

Ancak bu îkâza kulak vermemiş bulunan Sâlebe, fânî servetinin kendisini perîşân eden girdapları içinde sonsuz bir elem ve ızdıraba dûçâr olarak can verdi. Seâdet zannettiği kısacık bir an ve az bir mala mukâbil, ebedî bir seâdeti ahmakça mahvetti. (Ahmed Şahin, Târihin Şeref Levhaları, 27)

Görüldüğü gibi insan, yaratılışı itibarıyla dünyâya meyyâldir. Dünyâ malı ise nefse câzib gelir. Ona aldananlar doymak bilmezler. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bu gerçeği şöyle ifâde buyurur:

“Âdemoğlunun iki vâdî dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. (Bunun için) âdemoğlunun içini/karnını topraktan başka bir şey doldurmaz…” (Buhârî, Müslim)

Zîrâ mal yığıldıkça insanın hırsı artar, muhteris olur. Gözünü madde ve mal hırsı bürümüş olan insanda merhamet ve şefkat hissi azalır. İnfâk etmek ona zor gelir. Nefsi ona: “Daha zengin ol; ilerde daha çok yaparsın!” diye telkînde bulunur. Böyle insan, rûhen hasta, bedenen muzdariptir. Değerlendiremediği şu dünya gününde:

“Yarın yaparım diyenler helâk oldu!..” sözüne muhataptır.

a

Sâlebe’nin yukarıda nakledilen hikâyesi, dünyâ malına aldanışın hüsrânını ifâde yanında, kaderi zorlamanın ve duâ âdâbına riâyet etmemenin fecî âkıbetini kavramamız için de mükemmel bir misâldir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de, onun hakkındaki murâd-ı ilâhîyi bildiği hâlde -muhtemelen- ümmeti için böyle bir misâl vârid olsun diye Sâlebe’nin ısrarı üzerine arzu ettiği duâyı yapmıştır. Bizse, Cenâb-ı Hakk’tan bir şey isterken onun hakkımızda hayır mı, yoksa şer mi olduğu husûsunda aklımıza gereğinden fazla güvenerek ısrarcı olmak yerine talebimizin ind-i ilâhîde makbûl ise kabûlünü istemeliyiz. Aksi hâlde lutuf içine saklanmış kahırları görememekten dolayı başımıza çâresiz dertler açarız. Duânın -sadaka gibi- mutlak kaderi değilse de muallak kaderi değiştireceği dînî bir gerçektir. Lâkin o değişikliğin -zahiren ve bâtınen- lehte olup olmadığı husûsunu sırf âciz aklımızla tâyin etmemiz büyük bir hatâdır. Duâ, Rabbin bize bir müsâadesi, nîmeti ve hattâ emridir. Lâkin onun muhtevâsını ferdî akıl ve hislerimizle doldursak da, bu muhtevânın mutlaka hayır olduğu husûsunda inâd etmemeli ve Allâh’tan:

“Yâ Rabb! Hayırlı ise lutfeyle!” diye niyazda bulunmayı ihmâl etmemelidir.

a

Görülüyor ki, malı, zararsız bir hâle getirmek için onu ilâhî emirlere uygun bir istikâmette kullanmak mecbûriyeti vardır. Bu, ferd ve toplumun dünyâ ve âhıret selâmeti için zarûrîdir.

Bir de zekât, kamerî seneye göre, yâni 355 güne göre yüzde 2.5 verilir. Fakat bugün ticârî müesseseler şemsî yıla göre hesap yapmaktadırlar. Şemsî yıl ise 365 gün olduğundan aradaki 10 günlük farkı da zekâta ilâve etmek lâzımdır. Yâni zekât, yüzde 2.5 ise de, şemsî sene itibâriyle yüzde 2.6’ya yaklaşmaktadır.

Zekâtın hesâblanmasında dikkate alınması gereken bir diğer husûs da enflasyondur. Bugün yılda % 100’e yakın bir değer kaybı sebebiyle zekâtın bir sene içinde muhtelif zamanlarda îfâsı hesâba katılınca farzıyyeti ânındaki değere sâdık kalabilmek için zekâta âid meblağın sâbit bir değere endekslenmesi de zarûrîdir. Aksi hâlde zekât meblağı, kırkta birin altına düşer. Muhtaç mağdur olur; zekât ibâdeti eksik kalır.

Ancak dikkat edilmelidir ki, zekât, yalnızca şahıslara ve aslî ihtiyaçlar için verilir. Hükmî şahıslara zekât verilmez. Bunun için câmîler, mektepler, Kur’ân Kursları ve hastaneler zekâtla değil, infâkla yapılır. İkrâm sûreti ile muhtâca yedirilen yemekler, zekât değil infâktır, çünkü temlîk yoktur.

Diğer taraftan zekâtın verilebileceği yerler, Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça belirlenmiştir ki, bunun pek çok hikmet ve faydaları vardır. Bu sâyede muhtaç insanların, başkalarına yüz suyu dökerek izzet ve haysiyetlerinin rencide olmasının önüne geçilmiştir. Ayrıca bir de dilencilik gibi emeksiz bir geçim yoluna meydan vermemek murâd olunmuştur.

Bir gün köylü sahâbîlerden biri huzûr-i seâdete gelerek sadaka istemişti. -Sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz adama (onun güç ve kuvvetinin yerinde olmasına bakarak):

“–Senin dünyâlık neyin var?” buyurdu.

Adam da:

Bir çuvalım ve bir de kâsem var.” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu:

Bunların kıymetiyle bir balta alırsın, ormandan odun kesersin, böylece geçinir gidersin.” (Ebû Dâvûd, Kitâbü’z-Zekât)

Gerçekten o müslüman da öyle yaptı. Allâh, ona öyle bir bereket ihsân etti ki dilenmek zilletinden tamâmen kurtuldu.

İslâm, ihtiyaç sahiplerinin, başkalarından bir şey istemelerini yasaklamamakla birlikte, ahlâkî bakımdan tasvip de etmemiştir. Utanmaksızın her önüne gelenden istemeyi huy edinenlerden Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bahseder:

“Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnûd olurlar, verilmezse, hemen öfkeleniverirler.” (et-Tevbe, 58)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, böyle kimselerden kendisine gelerek zekâttan bir şeyler isteyen birine:

“Hak Teâlâ, zekât mallarının taksîmini herhangi bir şahsın, hattâ peygamberin bile arzu ve irâdesine bırakmamıştır. Bunların harcanması için sekiz yer göstermiştir. Eğer sen bu sekizden birine dâhil isen o zaman zekât malından hisseni alırsın.” (Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, VII, 6) buyurmuşlardır.

Burada zekâtı yerine sarf husûsunda büyük bir titizlik ve incelik vardır. Zîrâ zekât, ancak âyette belirtilen yerlere verilebilir. Bunun hâricinde yapılacak olan infâklar, «hayrât» denilen zekâtın dışında bir bağış iledir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- zekât malını verirken muhatabını ehli değilse reddetmiş, ancak zekâtın dışında yaptığı infâkta böyle bir reddetme yapmamış, bilakis âyette buyurulan:

وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ

“Bir şey isteyeni azarlama!”

(ed-Duhâ, 10) beyânından hareketle şöyle buyurmuştur:

“Sizin güzel ahlâkınız, karşınıza gelip el açanı bir hurma dânesiyle bile olsa, boş çevirmemenizdir.” (Buhârî, Kitâbu’z-Zekât)

Bu hadîs-i şerîften ilhâm ile muhterem pederimiz Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, istemeyi meslek hâline getirmiş kimselere, yâni dilencilere de sadaka verir ve şöyle buyururdu:

“–Vermemeye alışmamak için az da olsa vermek lâzım!..”

Şu gerçeği de bilmelidir ki, İslâm’da ancak büyük zarûretler hâlinde dilenmeye müsâade edilmiştir. Zîrâ başkalarına el açmak, aslında insanı son derece aşağılayıcı bir iştir. Bu sebeple de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ashâbından bey’at alırken pek çoğuna «kimseden bir şey istememe»lerini şart koşmuştur.

Dolayısıyla fakirler içinde utanmaz, arlanmaz, derbeder, önüne gelenden para isteyen tipler ile fakîrlik ve sıkıntılarını sîneye çekenler birbirlerinden ayırt edilmelidirler.

Bu mevzûda Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Fakîr, bir lokmayı şu kapıdan, bu kapıdan elde edene denmez.”

Bunun üzerine sahâbîler:

“–Yâ Rasûlallâh! Öyleyse fakîr kimdir?” diye sordular.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz:

Fakîr, ihtiyâç içinde kıvrandığı hâlde ihtiyâcını açıklayıp söylemeyen, kimseden bir şey istemeyen kişidir.” (Müslim, Kitâbu’z-Zekât, Bâbu’l-Miskîn) şeklinde cevap verdi.

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hadîs-i şerîfleriyle şunu beyân etmek istemişlerdir:

Her önüne gelenden isteyip dilenenler, ne de olsa bir şeyler elde ederler. İhmâl edilmemesi gereken kimseler; hâllerini gizleyip, sabır ve kanaat ile fakîrliğe katlananlardır. Hâlini arzedemeyen böyle kimselere yapılacak infâkın ehemmiyeti Kur’ân-ı Kerîm’de de beyân buyurulmuştur:

لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ

(İnfâklarınızı), kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere verin! Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı, hiç şüphesiz ki Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)

Bu âyet-i kerîmeden anlaşılan bir mânâ da, zekât verecek kimsenin temlîk ve taharrîye son derece riâyet etmesi zarûretidir. Zîrâ zekâtın sahîh olması buna bağlıdır. Temlîk, mülk olarak vermek; taharrî de, vermeden evvel yapılan araştırma, yâni zekâtın yerini bulup bulmayacağını tesbit etmektir. Eğer zekât, taharrî (araştırma) yapmadan verilip sonradan da verilenin zekâta ehil kılan sekiz yerin dışında olduğu anlaşılırsa, zekât sahîh olmaz ve yeniden verilmesi gerekir. Ancak taharrî yapıldıktan sonra bir isâbetsizlik görülürse, bu durumda zekâtın yeniden verilmesi îcâb etmez.

Zekâtta dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur:

İnsanın her şeyden evvel kendi üzerinde hakkı vardır. Sonra âile efrâdı, daha sonra ise akrabâ ve yakınları gelir. Mîrâs hukûkunda da aynı yakınlık ve hak sırasına riâyet edilmiştir. Hak sahiplerinin de kendi aralarında birbirlerine karşı öncelikleri vardır. Bu da iki şeye dayanır:

Birincisi, verenlerin yakınlık ve akrabâlık derecesinin kuvveti, diğeriyse ihtiyaç sâhiplerinin içinde bulundukları zarûret ve ihtiyaç dereceleridir.

Akrabayı tercih etmek, ihtiyaç ve zarûret içinde bulunanları bir kenara bırakıp daha az ihtiyaç içinde bulunana vermek değildir. Bu tercih keyfiyeti, iki ihtiyaç sâhibinin zarûret derecesinin aynı olduğu hâllerde hangisinin tercih edileceği meselesinde mevzu bahistir. Zarûret ve ihtiyaç derecesini dâimâ nazar-ı îtibâra almak gerekir. Eğer yabancı biri daha muhtaçsa şüphesiz bu durumda akrabâ ve tanıdıklara öncelik verilmesi mümkün değildir.

Bu ölçüler, İslâm’ın insana merhameti aşılama yanında onun dengesini de gösteren müstesnâ inceliklerdir. Bir şefkat tâlimidir. Zîrâ îmânın ilk meyvası merhamet olduğundan ondan uzak bir gönül zî-hayat (hayat sâhibi, canlı) değildir. Her  hayrın başı olan besmele ve fâtiha, Allâh’ın Rahmân ve Rahîm (merhamet) isimleri ile başlar. Peygamberler ve velîlerin hayat hikâyeleri de merhamet menkıbeleri ile doludur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!” (Ebû Dâvud, Edeb, 58) buyurarak  merhametin bütün mahlûkâtı içine aldığını ifâde buyururlar.

Merhametin en olgun tezâhürleri de, birer kulluk vazîfesi olan infâk, zekât ve öşür gibi mâlî ibâdetlerdedir.