İÇİNDEKİLER
ARAMA:

RAMAZAN-I ŞERÎF ve ORUÇ

Oruç ayı olan Ramazan-ı Şerîf, feyizli bir hayatın yaşandığı mübârek bir mükâfât ayıdır. Nâil olduğumuz sayısız nîmetlerin kadrini hatırlatan bu ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hakk Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç nîmeti ile kavuşulur.

Oruç, fazîleti ve aslî gâyesi dâimî bir ibâdet şuûru içinde nefs engeliyle mücâdele etmek ve nefsi kontrol altında tutarak te’sîrini asgarîye indirebilmektir.

Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan “sabır, irâde, nefsî arzulardan uzaklaşma” gibi hâllerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Yine bu ibâdet, nefsin yemek, içmek ve şehvetten yana bitmez tükenmez arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyucu bir kalkandır.

Yine oruç; sahibini, azm ü sebât, kanâat, hâle rızâ, metânet ve sabır gibi ahlâkî güzelliklere erdirmenin fazîleti ile beraber mahrûmiyet ve açlıkla nîmetlerin kadrini hatırlatır ve bu vesîle ile yoksulların hâllerini düşündürüp onlara merhamet ve şefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslaştırır. Şükrân duygularını canlandırır. Bu vasfıyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kıskançlık gibi kitleyi huzursuzluğa boğan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ilâhî emirdir. Dolayısıyla oruç, yalnız bu ümmete değil, evvelki ümmetlere de farz kılınmış bir ibâdettir. Allâh Teâlâ buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ أَيَّامًا مَّعْدُودَاتٍ

“Ey îmân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, sayılı günlerde size de farz kılındı…” (el-Bakara, 183-184)

İslâmiyet’te farz kılınan ibâdetler, çeşitli mânevî hastalıklar için ilaç gibidir. Nefsânî arzular, dünya süslerine aldanmak, zevk ve eğlenceye meyil göstermek de, mânevî-rûhânî hastalıkları ortaya çıkaran sebeplerdendir. Bütün varlıklarını kaybeden ve hayatlarından dahî endîşe eden müslümanların Mekke devrinde, bu tür hastalıklara yakalanma ihtimâli yoktu. Hicretten sonra ise, kâfirlerin zulmünden kurtuldular. İslâm yayılmaya, iktisâdî durum yavaş yavaş düzelmeye başladı. Mânevî hastalıklara yakalanmamak için perhiz yapmak gerekiyordu. Dolayısıyla artık orucun vakti gelmişti veya gelmek üzere idi. Neticede hicretin II. yılında müslümanlara oruç farz kılındı.

Gerçekten oruç, pek çok maddî ve mânevî hastalığa bir çeşit ilaç durumundadır. Bunun içindir ki farzıyyeti, «sayılı günler»dedir. Zîrâ nasıl ki insan, bir ilâcı sürekli olarak kullanır da vücut ona alışır ve artık ilacın bir faydası görülmezse, maddî ve manevî hayat için bir ilaç vazîfesi gören orucun da durumu böyledir. Şâyet îtidâl ölçüsü aşılırsa, oruç, hem maddî hem manevî hayat için kâmil bir fayda sağlamaz. Nitekim Peygamberimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Ben bundan sonraki hayatımı hep oruçlu olarak geçireceğim!” diyen sahabîsini îkâz etmiştir.

Diğer taraftan orucun belli bir ayda tutulması, bütün müslümanların aynı zamanda bu dînî vazîfelerini yerine getirmesi ve İslâm’ın birlik anlayışının ortaya konulması içindir. Böylece sayılı günlerden ibaret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaret olan hayatımıza incelik, derinlik ve zerâfet kazandırır.

Bunun yanında Ramazan-ı Şerîf ayının, senenin bütün mevsimlerini dolaşması da, ayrı bir hikmet ifâde eder. Böylece senenin muhtelif mevsimlerinde yaşanan sıcak, soğuk, serin ve ılık günler ile uzun, kısa veya orta müddetli bütün günlere sırasıyla Ramazan günleri isabet etmekte ve oruç belli zaman aralıklarıyla senenin bütün günlerini bereketlendirmektedir. Bu durum, aynı zamanda oruç tutanlar için de nice farklı zorluk ve kolaylık dolu tecellîlere vesîle olmakta ve mü’-min gönüllere nice muhtelif mânevî hazlar yaşatmaktadır. Neticede zor olan bir ibâdet, müstesnâ bir canlılık ve muhabbet içerisinde îfâ edilmektedir.

Oruca bahşedilen bu rahatlatıcı ve gönülleri ona rağbet ettirici zemîn, onun farz kılınışında da görülür:

Kurân-ı Kerim’de oruç, hem Ramazan-ı Şerîf ayı ile sınırlandırılmış, hem de çok belîğ bir üslûb ile safha safha insanlara emredilmiştir. Önce şöyle buyurulmuştur:

“Ey îmân edenler! Oruç size farz kılındı.” (el-Bakara, 183)

Sonra bunun yalnız bize değil, bizden öncekilere de farz kılındığı beyân edilmiştir:

“Sizden öncekilere farz kılındığı gibi.” (el-Bakara, 183)

Ardından oruç için muayyen bir süre olduğu bildirilmiştir:

“(Farz olan oruç) sayılı günlerdedir.” (el-Bakara,184)

Bundan sonra da Ramazan-ı Şerîf ayının fazîleti ve oruç hakkında beşerî yapıya münâsip kolaylıklar zikredilmiştir:

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kurân’ın indirildiği aydır. Öyleyse sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kazâ etsin. Allâh sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık Allâh’ı tâzîm etmeniz, şükretmeniz içindir.” (el-Bakara, 185)

Bu âyet-i kerîmenin son kısmında âdetâ oruçtan hâsıl olması gereken husus beyân buyurulmuştur. Yâni oruç, kulu Allâh’ı tâzîm ile O’na kâmil mânâda şükre erdiren ilâhî bir vâsıta sadedindedir. Bu bakımdan denilebilir ki oruç, bütün  sâlih amellere en müsbet mânâda te’sîri olan bir ibâdettir. Şakîk-i Belhî’nin buyurduğu gibi:

“İbâdeti lâyıkıyla îfâ edebilmek, bir san’attır. Onun kazanç mekânı, halvet; vâsıtası ise açlıktır.”

O açlık ki, modern tıpta bile diyet adıyla sıhhatli kalmanın en birinci şartıdır. O açlık ki, tahammülü en zor olan bir mahrûmiyyettir. Rivâyet olunur ki, nefis, yaratıldığı zaman çeşitli ibtilâ ve mahrûmiyetlere rağmen Cenâb-ı Hakk’a «Sen sensin, ben benim..» deme cür’et ve cehâletinde bulundu, ancak ve ancak açlık sebebiyle aczini kabûl etti. Bu sebepledir ki, irâde terbiyesinde açlığa katlanabilmek kadar müessir başka bir husus yoktur. İrâde ise, tabiî ve nefsânî meyillere karşı koyabilmenin temel şartlarından biridir.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

“İnsanın asıl gıdâsı Allâh’ın nûrudur. Ona aşırı ten gıdâsı vermek lâyık değildir. İnsanın asıl gıdâsı, ilâhî aşk ve akıldır.”

“İnsan, asıl rûhânî gıdâsını unuttuğu ve ten gıdâsına düştüğü için huzûrsuzdur. Doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telaşla çarpmaktadır. Nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdâsı?!.”

“Allâh şehîdler için: «Rızıklandılar» diye buyurdu. O mânevî gıdâ için ne ağız, ne de cesed vardır.”

Hazret-i Lokmân, oğluna şöyle nasîhat ederdi:

“Miden doyunca, fikrin uykuya dalar, hikmet susar, âzâlar ibâdetten geri kalır.”

Velîlerden bir zât şöyle derdi:

“Çeşit çeşit yiyeceklerle midesini fesâda uğratan zâhidden Allâh’a sığınırım.”

Âişe -radıyallâhü anhâ-:

“Melekût kapısını açmak için gayret edin!” demişti.

Sordular:

“–Ne ile?”

Mü’minlerin annesi şöyle cevap verdi:

Açlık ve susuzlukla!”

Büyük Hakk dostu Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu Hazretleri, Mükerrem İnsan adlı kitabında az yemek ve açlık husûsundan ehemmiyetle bahseder:

Tabîblere:

“–Devânın en şifâlısı nedir?”

Hikmet ehline:

“–İbâdete en ziyâde şevk veren nedir?”

Zâhidlere:

“–Hakk’a bağlılığı en ziyâde takviye eden nedir?”

Âlimlere:

“–İlim hıfzında efdal şey nedir?”

Âmirlere:

“–En lezzetli ve gıdâlı yiyecek nedir?” diye sormuşlar.

Hepsi de:

Az yemektir!” buyurmuş.

Zîrâ az yemekte, bilhassa açlık ve oruçta on güzel haslet vardır:

1. Açlıkta kalb safâsı, hâfıza kuvveti; toklukta ise ahmaklık, unutkanlık olur.

2. Açlıkta kalb rikkati olur; duâ ve ibâdetlerden haz ve feyz alınır. Toklukta ise kalb katı olur ve ibâdetten zevk hâsıl olmaz.

3. Açlıkta gönül yumuşaklığı, inkisâr ve tevâzû; toklukta ise taşkınlık, gurur, kibir ve övünme olur.

4. Açlıkta fakir ve açlar düşünülür. Toklukta ise unutulur, düşünülmez olur.

5. Açlıkta şehvânî ve nefsânî istek ve arzular kırılır. Toklukta ise nefs-i emmâre kuvvet bulur.

6. Açlıkta vücud zinde ve uyanık bir hâldedir. Toklukta ise uyku ve gaflet olur.

7. Açlıkta ibâdet ve kulluğa devam etmek kolaydır. Toklukta ise tembellik ve gevşeklik olur.

8. Açlıkta beden sıhhatli olur. Hastalık kalkar. Toklukta ise vücud yıpranır ve hasta olur.

9. Açlıkta bedende hafiflik ve ferahlık; toklukta ise ağırlık ve atâlet olur.

10. Açlıkta sadaka vermeğe, îsâr ve infâka şevk gelir. Bu da, kulu kıyâmet gününün dehşetli sıcağında serin bir gölgeliğe nâil kılar. Toklukta ise, ya cimrilik veya müsriflik ortaya çıkar ve bu da kulu helâk eder.

Yâni tokluk, nefsânî arzuları tahrîk ederken; açlık, -çok had safhaya varmadıkça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir.

Ezcümle orucun bütün bu faydalarına binâen hadîs-i şerîfte hulâsaten ne güzel buyurulmuştur:

“Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Taberânî)

Açlıkla kazanılan maddî-mânevî sıhhat ve hasletlere işaret eden en kâmil mesned de, Cenâb-ı Hakk’ın, ulü’l-azm peygamberlerine tatbik ettiği olgunluğa eriştirici metodların içinde oruca bilhassa yer vermesidir.

Nitekim peygamberler nübüvvetin feyizlerini almaya oruçla hazırlanmışlar, kemâlin zirvesine ulaşınca bir süre insanlık âleminden uzaklaşmış ve kendilerinde melekî vasıflar tecellî etmiştir. Böylece kalbleri ve dimağları, ilâhî vahyin çeşmesi ile dolup taşmıştır. Bu istikâmette;

Sina Dağı’nın pek kıymetli peygamberi Hazret-i Musâ -aleyhisselâm- Tevrat nâzil oluncaya kadar kırk gün kırk gece aç ve susuz kalmıştır.

Sair Dağı’nın mukaddes peygamberi Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- da, İncil’den ilk kelâmı duyuncaya kadar, kırk gün kırk gece aç ve susuz kalmıştır.

Hazret-i Muhammed -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de, Kur’-ân nâzil olmadan önce, tam bir ay Mekke yakınındaki Hıra mağarasında yalnız başına kalmış ve günlerini muhtelif ibâdetlerle geçirmiştir. Sonunda Cibrîl’in sesinden müjdesini almış ve ilâhî feyizlerin nûru, gönlüne doğmaya başlamıştır.

Bu hakîkatler de gösteriyor ki, orucun asıl gâyesi ve fâidesi mânevîdir. Dolayısıyla oruç, bir ibâdet olduğundan, sırf o gâye ile icrâ edilmelidir. Onun yalnız zâhirî faydaları gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çıkar. Yâni oruçlarımızda mide dolgunluklarını önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalıdır. Böyle oruçlarda rızâ-yı ilâhî düşünülemez.

Bedenî hareketlerin faydasını kastederek veya gaflet ve kasvet-i kalb ile kılınan namazlar bile bu kabîldendir.

İbâdetler, yalnız rızâ-yı ilâhiyyeyi tahsîl gâyesi ile yapılır. Bu gâyenin gerçekleşmesi için, kalbin seviye kazanması, hamlıktan kurtulup kemâle erişmesi zarûrîdir.

Ramazan-ı Şerîfte Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in de tavsıyelerinde yer alan belli başlı birtakım husûslara dikkat etmek îcâb eder:

a. Kelime-i şehâdet,

b. İstiğfâr ve zikir,

c. Cenneti tahsîl edebilmek için bolca amel-i sâlih,

d. Cehennemden kurtuluş için harâmlardan ve kerâhetten sakınmak,

e. İmkânlar nisbetinde çokça hayır ve hasenatta bulunmak, kalbi kırık ve mahzûn kimselerin duâsını almak,

f. Oruçlu bir kimseye iftar ettirmek.

Ve emsâli…

Ramazan-ı Şerîf, mü’minlere fazîlet ve olgunluk kazandırabilecek ilâhî bir rahmet mevsimidir. Oruçlu iken ağıza bir şey girmemeğe dikkat edildiği gibi ağızdan çıkan kelâma da dikkat edilmelidir. Dedikodu ve incitmekten son derece sakınmalı ve orucun fazîletini azaltmamalıdır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.”

Denildi ki:

“(Oruçlu) onu ne ile zedeler?”

Buyurdular:

“Yalan ve gıybetle…” (Nesâî; Mu’cemu’l-Evsât)

Çünkü yalan ve gıybet sahipleri, gündüzleri helâl yiyeceklerden nefislerini mahrûm bırakarak oruç tutarlar, ancak yalan ve gıybetleri sebebiyle de mânen insan eti yiyerek harâmla iftar etmiş sayılırlar. Bu şekilde zâhiren oruçlu olup mânen gıybet sebebiyle iftar etmiş olanlar hakkında Süfyân-ı Sevrî Hazretleri, takvâ ölçülerine göre:

“Gıybet edenin orucu bozulur.” demiştir.

Hazret-i Mücâhid de, aynı hassâsiyete binâen:

“Gıybet ve yalan orucu bozar!” buyurmuştur.

Yâni gıybet edip yalan söyleyerek oruçlarını mânen sakatlayanlar, orucun asıl matlûb olan bir kısım yüksek fazîletinden tamamen mahrûm kalırlar.

Bunun içindir ki, dünyâ gâyeleri ile bulandırılmış, riyâ, gösteriş ve gafletle kirlenmiş oruçlar ve namazlar hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, kendisine orucundan kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar olur ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.” (Taberânî)

Namazlar, bilhassa gece namazı olan terâvih ve teheccüdler, kalbe huzûr sağlamalıdır. Bu mübârek ayda namazlara daha da itinâ etmeli, Kur’ân-ı Kerîm’i huşû ile okumalı, zikirle rûhumuzu inceltmeli, zekât ve sadakalar ile de, vicdan huzûruna kavuşmalıyız. Kur’ân-ı Kerîm Ramazan ayında dünyâ semâsına indirildiği için bu mübârek ayda Kur’ân terbiyesine girmeli, ibâdetler o istikâmette değerlendirilmelidir.

Kur’ân-ı Kerîm, asıl kalble okunur. Gözün vazîfesi, kalbe gözlük olabilmektir.

Ramazan-ı Şerîf’in diğer bir kıymeti de mü’minlere feyz ü bereket dolu bir Kur’ân hayatı yaşatması bakımından mütâlaa olunmalıdır.

Ramazan-ı Şerîf, oruç ve Kur’ân arasında ince bir râbıta ve derin bir yakınlık vardır. Hayat ve ölüm öğütlerini, Kur’ân-ı Kerîm’den başka hangi salâhiyetli kürsüden dinlemek mümkündür?

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Oruçla Kur’ân, kıyâmet gününde kula şefâat edecektir.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 174)

Oruç, sabrın yarısıdır.” (Tirmizî, Deavât, 86) buyurmuşlardır.

Orucun ecri Cenâb-ı Hakk katında mahfûzdur. Hadîs-i kudsîde buyurulur:

“Âdemoğlunun her amel ve hareketi kendisine âiddir. Oruç ise böyle değil! Çünkü o, benim içindir. (Çünkü ben yemem, içmem ve bütün beşerî sıfatlardan münezzehim.) Dolayısıyla ben, onun mükâfâtını (husûsî bir şekilde) bol bol vereceğim.” (Buhârî)

Âyet-i kerîmede de şöyle buyurulur:

“Oruç tutan erkeklerle, oruç tutan kadınlar, mahrem yerlerini koruyan erkeklerle, mahrem yerlerini koruyan kadınlar, Allâh’ı çokça zikreden erkeklerle, Allâh’ı çokça zikreden kadınlar yok mu? Allâh Teâlâ onlara büyük mükâfat hazırlamıştır.” (el-Ahzâb, 35)

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de, bu mükâfât dolayısıyla şöyle buyururlar:

“Oruçlunun sevineceği iki ferâhlık vardır:

1. İftâr ettiği zaman (Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerine kavuştuğu için) sevinir.

2. Rabbine kavuştuğunda da orucu berekâtıyla nâil olduğu yüksek derece için sevinir.” (Buhârî)

Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hakk, oruca olan rağbeti beyânın yanında ona vereceği mükâfat ve karşılığı, beşerin oruca olan rağbetini te’mîn maksadıyla saklı tutmuştur. Tıpkı bir müsâbakada câzibeyi artırmak için saklı tutulan çok büyük bir mükâfat gibi…

Oruç, nîmetlerin kadrini bildiren, şükrân hisleri uyandıran, yoksulların, çâresizlerin hâlinden anlama şuûru veren, nefsânî arzu ve temâyülleri bertaraf eden, maddenin esâretinden kurtarıp “sabır” denilen en yüksek ahlâkî bir meziyyete eriştiren bir ibâdettir.

Ramazan-ı Şerîf orucu, terâvih namazı, sahur ve seher uyanıklığı bakımından çok mühimdir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Allâh -celle celâlühû-, size Ramazan-ı Şerîf orucunu farz kılmıştır. Ben de onun kıyâmını, yâni Ramazan gecelerinde terâvih kılmayı sizin için sünnet yaptım. Eğer bir kimse îmânlı bir yürekle ve sevabına ermek emeli ile Ramazan-ı Şerîf orucunu tutar, terâvih namazını kılarsa, anadan doğduğu gibi günâhlarından kurtulur.” (Ahmed bin Hanbel, Nesâî)

Hâliyle oruç ve namazın îfâsının kabûlünde kalbin seviye kazanması, yâni “huşû” şarttır. Namazlar, sür’atli kılınarak bir hazım vâsıtası, oruç da kuru bir açlık tâlimi olmamalıdır. Bunun içindir ki namaz ibâdetinde olduğu gibi oruçta da kulu hassâsiyet ve ihlâsa yönlendiren pek çok incelik vardır. Meselâ hadîs-i şerîfte buyurulan:

“İftarı acele ediniz; sahûru geciktiriniz!..” (Taberânî, Mûcemu’l-Kebîr, 25, 163) emri, bunlardan biridir.

Bu emir, ilâhî sınırlara riâyette incelik, dikkat ve rikkati ifade eyler. Yâni sahuru geciktirip orucun başladığı sınırda yeme-içmeyi kesmek ve iftar vakti girince de orucu hemen açmak, ilâhî emre hürmet ve teslîmiyet göstermektir. Aksi durumlar, yâni sahur ve iftar hassâsiyetinde olmamak, sünnete muhâlif bir gaflet tezâhürüdür ve makbûl değildir.

Serde açlığı gidermek olduğundan umûmiyetle iftar husûsunda bir aksama olmaz. Ancak sahur, tatlı uykuları terke bağlı olduğu münâsebetiyle ihmâle müsâiddir. Bunun içindir ki, bir bardak su ile de olsa sahur yapmanın ehemmiyetine bilhassa dikkat çekilmiştir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Sahur yapınız; çünkü sahurda bereket vardır.” (Buhârî, Savm, 20)

Ramazan-ı Şerîf’in hakîkatine erebilmek için o mevsime mahsûs olan ğufrân yağmurlarından istifâde zarûrîdir. Zîrâ taşa veya denize yağan nisan yağmurunun hiçbir fâidesi yoktur. Ancak takvâ neş’esiyle bu şükrân ve ğufrân faslının tadını çıkarabiliriz.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Ramazan ayı girdiği zaman cennet kapıları açılır; cehennem kapıları kilitlenir; şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Müslim)

Yâni beşerî suçlar ve günâhlar, gerçek oruç tutanlarda en asgarî bir seviyeye iner. Şeytanın şerri de biter. Ancak nefsin şerrine dikkatli olmak gerekir…

Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Cennet seneden seneye Ramazan için süslenerek şöyle der:

«Allâh’ım! Bizim için bu ayda kullarından bizde kalacak insanlar kıl!..»” (Taberânî)

Muayyen bir vakit insanın kendisini maddî birtakım hususlardan alıkoymasının ve sakınmasının adı olan oruç, zahirî isteklerden başka kalbî hayâtı da, nefsânî arzu, meyil ve fenâlıklardan korumak demektir. Nitekim ehl-i irfân nazarında  bu durum da oruçtan sayılmıştır. Yani insanın yemek-içmek gibi zâhirî meyillerden uzak durmakla kifâyet etmeyip gönül âlemini de gıybet, yalan gibi her türlü dünyevî ve süflî havâtırdan da muhafaza etmesi gerekir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Oruç tutan kimse yalan, dolan ve bu gibi şeylere baş vurmamalıdır. (Zîrâ) insanları (sadece) yemek ve içmekten alıkoyacak bir oruca Cenâb-ı Hakk’ın ihtiyacı yoktur.” (Buhârî, Kitabu’s-savm; Tirmizî, bâbu’s-savm; Ebû Davud, savm, 236; İbn Mâce, 122)

Bu hadîs-i şerîf mûcibince oruçlarımızı sakatlayacak bütün ihmâllerden kaçınmak îcâb eder. Bilhassa öfkeden şiddetle uzaklaşmalıdır.

Yine hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Oruç, sadece yemek, içmek vesâireden kesilmek değildir. Kâmil ve sevablı oruç, ancak faydasız laftan, boş vakit geçirmekten, kötü söylemekten (dedikodudan) ve nefs-i emmârenin bütün temâyüllerinden vazgeçmektir. Şâyet biri sana söver, yahut sana karşı câhilce herhangi bir harekette bulunursa, kendi kendine: «Şüphesiz ki ben oruçluyum!» de; sabret!” (Hâkim, Beyhakî)

Zîrâ Ramazan-ı Şerîf’in bir adı da «şehru’s-sabır», yâni “sabır ayı”dır. Zîrâ orucun Arapça’sının «savm» olması itibarıyla bazı müfessirler, Kurân-ı Kerim’de bu kelimenin «sabr etmek» mânâsına geldiğini beyân etmişlerdir. Bu mânâda savm, yâni oruç; nefsi tutmak, sebatkâr olmak ve güçlüklere tahammül etmek demektir.

Sabır, güzel ahlâkın ağırlık merkezidir. Îmânın yarısı, ferah ve seâdetin anahtarıdır. Cennet nîmetlerine kavuşturan büyük bir nîmettir.

Dîn ve ahlâkta sabır, hoşa gitmeyen ve ızdırap veren hâdiseler karşısında muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslîm olmaktır.

Enbiyâ ve evliyâ, sabırla Allâh’ın yardımına nâil oldular. Onlar bizim yüksek örneklerimiz olmalıdır.

Sabrın dünyevî tarafı acı, âhıret tarafı çok parlaktır. Sabrın acılarını sîneye çekenler, ebediyyet devleti olan cennete ve Allâh’ın rızâsına kavuşurlar.

Her hâlükârda Allâh’ın emir ve yasaklarındaki nîmet, hikmet ve ilâhî mükâfâtları düşünmek, sabrı kolaylaştırır.

Sabrın ilk şartı da, hâdise ile ilk karşılaşma zamanında olmasıdır. Tavı geçmiş bir sabrın, fazla bir mükâfâtı yoktur.

“Sabûr” ism-i şerîfinin en güzel tecellî merkezi peygamberler ve evliyâullâhtır. Nitekim onlardan bizlere intikâl eden en güzel ahlâk-ı seniyyeden biri olarak varlık ve darlık zamanlarında sabır, çok mühimdir.

Oruçlarımızı Allâh -celle celâlühû- ile beraber olma şuûru içinde tutabilmemiz için “sahur, terâvih, zikir, Kur’ân ve duâ” gibi mânevî istinadlardan lezzet almak îcâb eder.

İftar zamanı da, duâların kabûl olduğu husûsî bir vuslat demidir. Bunun içindir ki, bu heyecanlı anların birlikte yaşanması da ayrıca bir rahmet ve huzûr kaynağıdır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Kim bir oruçluya iftar verirse, oruçlunun ecri gibi -oruçlunun sevabından hiçbir şey eksilmeden- ecir alır.” (Tirmizî, Savm, 81)

Bu müjdeyi duyan ashâb-ı kirâmın fakîrleri, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e gelerek kendilerinin zenginler gibi oruçluyu doyuracak derecede iftâr yemeği vermeye güçlerinin yetmediğini hüzünle arzettiklerinde de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, şöyle buyurdular:

“Kim bir oruçluyu bir hurma ile iftâr ettirirse veya bir içecek su ile veya tadımlık bir süt ile iftâr ettirirse, Allâh Teâlâ, ona aynı sevabı verir.” (İbn-i Huzeyme, Sahîh, III, 191)

Nâfile oruçlarda da ayrı bir hassasiyet vardır. Zîrâ has kulların amelinin esası sıdktır. Bu da, niyyetin hâlisiyyeti ve nefsin tezkiyesi nisbetindedir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yüce ve müstesnâ terbiyeleri altında yetişen ashâb-ı kirâmın oruca karşı çok büyük rağbetleri vardı. Onlar, tahammülü güç sıcak günlerde dahî nâfile oruç tutmaya gayret ederlerdi. Bir kısmının güneş ışığının yakıcılığından korunacak ölçüde elbiseleri dahî yoktu. Elleri ile güneş ışığından ve sıcaktan korunmaya çalışırlardı. Bütün bunlara rağmen büyük bir mânevî haz ve lezzet içinde nâfile de olsa oruçlarını devâm ettirirlerdi.

Dolayısıyla gerek nâfile oruç tutmak, gerek oruçsuzluk, gerek oruç tutmayanların ısrarı ile nâfile orucu bozmak, gerekse bozmamak şeklinde sağlam bir niyete bağlı olan her amel efdaldir.

Ebû Saîd -radıyallâhü anh- anlatır:

“Ben Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve ashâbı için bir yemek hazırlamıştım. Yemeği kendilerine takdîm edince, aralarından bir kimse çıkıp «Ben oruçluyum!» dedi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

Kardeşiniz sizi çağırdı ve sizin için hazırlık yaptı. Şimdi sen «oruçluyum» diyorsun. Orucunu boz ve onu bir başka gün kazâ et!» buyurdu.” (Tirmizî, Ebû Dâvûd)

Orucu bozmamakla alâkalı rivâyet ise şöyledir:

“Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve ashâbı, Bilâl -radıyallâhü anh-’ın oruçlu olduğu bir mecliste yediler ve içtiler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

«Biz rızkımızı yiyoruz.. Bilâl’in rızkı ise cennettedir.» buyurdular.” (İbn-i Mâce)

Bu hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, niyet ve kalbin durumuna göre nâfile orucu îcâb ettiğinde bozup bozmamak husûsunda her iki davranış da câizdir.

Amellerin değerlendirilmesi Allâh’a âiddir. Ömrün hayırlısı, O’nun yanında geçen ve O’nun uğrunda harcanandır. İnsan, mezara indirilirken fânî hayatın ancak hâtıraları ile gömülecektir. Mezarlar, amel-i sâlihten başka hiçbir şeyin fayda vermeyeceği mekânlardır.

Hadîs-i şerîfte:

“Mü’min öldüğü zaman, namaz baş ucunda, sadaka sağında, oruç sol tarafında bulunur.” (Fezâil-i A’mâl, 267-268) buyurulması, bunun en güzel bir delîlidir.

Allâh rızâsına uygun düşmeyen bir hayat, çöllerdeki seraplara benzer. Hakîkatten nasîbsiz bir hayâlden ibârettir.

Allâh’ın sonsuz kereminden umulur  ki, mübârek Ramazan ayları, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in buyruklarına riâyetle onun kıymetini biraz daha fazla bilmemize, ona daha fazla değer verip daha fazla sevap işlememize ve daha az günâha girmemize sebep olur.

Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Eğer insanlar, Ramazan-ı Şerîf’in ne olduğunu lâyıkıyla bilselerdi, senenin tamamının Ramazan olmasını arzu ederlerdi.” (İbn-i Huzeyme, Sahîh, III, 190)

Zîrâ Ramazan-ı Şerîf, baştanbaşa bir mağfiret iklîmidir. İslâm’ın dört şartının heyecanla yaşandığı mübârek bir aydır. Rûhu incelterek derinleştiren Ramazan-ı Şerîf, “refes”, “fısk” ve “cidâl”in yasaklandığı hassas hac ibâdetine rûhen bir hazırlıktır.

Hiç şüphesiz ki Ramazan-ı Şerîf’in bütün günleri birer fırsat demleridir. O, baştan sona feyiz semâsının bereket yağmurudur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Ramazan-ı Şerîf’in evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden âzâd olmaktır…” (İbn-i Huzeyme, Sahîh, III, 191)

Ramazan-ı Şerîf, gönüllerde feyz ü bereketin taştığı, rûhânî bahar yeşilliklerinin açtığı bir mevsimdir. Kurumuş îmân sîneleri, amel-i sâlihle tazelenecek, solmuş sararmış kalbler, takvâ ile bezenecek ve rûhânîleşecektir. Bu ay, baştan sona bir ganîmet ve kazanç fırsatı olacaktır.

Ancak bu fırsatı değerlendiremeyenlerin ne büyük bir hüsrânda olacağını şu hadîs-i şerîf şöyle sergiler:

Kâ’b bin Ucre’den:

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bizden, minbere yakın oturmamızı isteyince, minberin tam önünde topluca oturduk. Bir basamak çıktı: «Âmîn!» dedi. Bir basamak daha çıktı. Yine «Âmîn!» dedi. Bir basamak daha çıktı. Yine «Âmîn!» dedi. Minberden indiğinde:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bugün biz, sizden daha önce işitmediğimiz yeni bir şey işittik.” dedik.

Bunun üzerine buyurdu ki:

Minberde iken Cebrâîl geldi. Bana birinci basamakta iken:

«Ramazan-ı Şerîf’e erişip de bağışlanmayana lânet olsun!» dedi.

Ben de: «Âmîn!» dedim.

İkinci basamağa çıktığımda:

«Yanında senin adın söylendiği hâlde sana salât ve selâm getirmeyene lânet olsun!» dedi.

Ben de: «Âmîn!» dedim.

Sonra üçüncü basamağa çıktığımda:

«Ana babasının yaşlılığına erişip de veya bir tekinin ihtiyarlığını görüp de, cenneti kazanamayan kişiye lânet olsun!» dedi.

Ben de: «Âmîn!» dedim.” (Hâkim, Müstedrek, IV, 170)

Bu hadîs-i şerîfte bu kadar rahmeti bol olan bir ayda ibâdete, kulluğa, salevât-ı şerîfeye ve ana-baba hakkına karşı bîgâne kalmanın hazîn âkıbeti ifâde edilir.

Bu mübârek günlerin değerlendirilmesi husûsunda îfâ edilen ibâdetlerin başında yoksul, yetîm, kimsesiz, çâresiz, hasta ve muhtaçların gözetilmesi de gelir ki, yüreklerin böyle kimselere uzanması, onlarla bir gönül beraberliği yaşanması ve onlara sıcak bir kucak olunabilmesi, Ramazan-ı Şerîf’in fazîletini yücelten en mühim müessirlerdendir. Zîrâ bu ibâdetler, yâni ehline verilen zekât ve sadaka gibi amel-i sâlihler, Cenâb-ı Hakk’ın afv ü mağfiretini coşturur. Kulu, feyiz ve bereketlere gark eder. Rahmet-i ilâhiyyenin kapılarını aralar. Azâbın yolunu kapatır. İnâyet-i ilâhiyye kapılarını açar. 

Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Sadaka yetmiş çeşit belâyı engeller…” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, c. II, s. 52)

“Sadaka, Allâh’ın gazabını söndürür.” (Tirmizî, Zekât, 28)

Lokman Hakîm oğluna:

“–Evlâdım! Bilerek veya bilmeyerek bir günâh işlediğinde, hemen tevbe edip tasaddukta bulun!” derdi.

Husûsiyle Ramazan-ı Şerîf’te verilen sadakaların ehemmiyeti şöyle beyân edilmiştir:

Bir adam Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e gelerek:

“–Yâ Rasûlallâh! Hangi sadaka ecir bakımından daha büyüktür?” diye sordu.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

Ramazan-ı Şerîf’te verilen sadaka..” (Tirmizî) buyurdular.

Allâh dostları, infâk edenleri ve onların infâklarını şöyle tasnîf buyurur:

Şerîat ehlinin infâkı, mallardan; hakîkat ehlinin infâkı, mallara ilâveten rûhâniyetlerindendir.

Âriflerin infâkı, gönüllerinden olur. Çünkü onlar, ilâhî huzûrdan geri duramazlar. Âşıkların infâkı, rûhlarından olur. Çünkü onların rûhları kazâ-yı ilâhiyye tecellîsine rızâ hâlindedir. Zenginlerin infâkı, malın keseden çıkmasıdır. Dervişlerin infâkı, gönülden ağyâr ve mâsivânın çıkmasıdır.

Âbidlerin infâkı, nefislerinden olur. Onlar da nefislerini kulluk ve hizmetten esirgemezler.

Gönlü ganî olan zenginler, infâk ederken mallarını muhtaçtan kıskanmazlar.

Bütün kimsesiz ve yoksullar, şükreden cömert zenginlerin varlığı ile mes’ûd ve bahtiyar olurlar. Nisan bulutu, üzerinden geçtiği topraklara nasıl rahmet ve bereket yağdırır ise; cömert ve merhametli kullar da, aynı şekilde Allâh’ın muhtaç ve garîbe olan rahmetine vesîle olur.

İnfâk eden, ne kadar severek, candan ve bir zevk-i bediî içinde verirse, alana da o kadar bereket olur. Böyle bir alış-veriş, verene de alana da huzûr kaynağıdır. Çünkü verenin rû-

hî derinliği, alana akseder. Âyette buyurulan “” “aslâ zarâra uğramayacak bir kazanç” meydana gelir.

Diğer taraftan her kul, âyette buyurulan:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ

“Ey insanlar! Hepiniz Allâh’a karşı fakîrsiniz, muhtaçsınız! Allâh ki, ganî (zengin) ve hamde lâyık olan ancak O’dur!” (Fâtır, 15) beyânına muhataptır.

Dolayısıyla kulluğun bir tezâhürü de, fakir-zengin herkesin, Allâh’a karşı «fakr hâli»ni idrâk edip dâimâ Cenâb-ı Hakk’a muhtaç olduğunun şuûrunda yaşamasıdır. İslâm büyükleri, bu fakr hâlinin kıymet ve değerini ifade sadedinde:

“Fakirlik, iftihârımdır!..”  demişlerdir.

Bu kelâm-ı kibâr, bir hikmet levhasıdır. Dünyâ zenginliğine karşı gönül zenginliğini tercîhi ifade eder. Sâlih zenginlerle sâlih fakîrlerdeki fazîletin menbaını gösterir. Zımnen de kanâat ehli olmayı emreder.

Zîrâ kanâat gibi bir rûh hazînesi ve zenginliği ile mücehhez bulunan kimseler; zengin iseler, israf ve cimrilikten kendilerini muhâfaza ederler; fakir iseler, iffet iklîminde yaşayıp hâllerini yalnız Cenâb-ı Hakk’a arzederler. Çünkü bunlar, kendilerini Allâh’a adamışlardır.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Sehâvet ehli olan kimseye yakışan, fakîre ihsândır. Âşıklara sezâ olan, cânân yoluna fedâ-yı cândır.”

İnfâka nümûne olması için Allâme İbn-i Kayyım, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in infâktaki gönül zenginliğini şöyle ifâde eder:

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, sahip olduğu şeyleri sadaka olarak verme husûsunda hiçbir insana benzemezdi. Allâh’ın kendisine verdiği malları biriktirmez, bir köşede tutmazdı. Bir kimse, kendisinden bir şey istediğinde az veya çok mutlakâ verirdi. O’nun sadaka verişi, fakîrlikten korkmazcasına bir verişti. Sadaka vermek, kendisi için en büyük bir hazdı. O’nun vermekten duyduğu sevinç, ihtiyacı olup da O’ndan alanın duyduğu sevinçten kat kat daha fazlaydı. Hayır işlemede insanların en cömertiydi. Sağ eli bereket saçan bir rüzgâr gibiydi. Bir ihtiyaç sahibi, O’na derdinden söz açtığı zaman çok duygulanır, onu kendisine tercîh eder, bazen yemeğini, bazen de üzerindeki elbisesini verirdi.

Hazret-i Câbir’den naklen Tefsîr-i Hâzin’de deniliyor ki:

“Küçük bir çocuk Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in huzûruna geldi. Annesinin bir gömlek istediğini arzetti. O sırada Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in, sırtındakinden başka gömleği yoktu. Çocuğa başka bir zaman gelmesini söyledi. Çocuk gitti. Tekrar gelip, annesinin Hazret-i Peygamber’in sırtındaki gömleği istediğini söyledi.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Hücre-i Seâdet’e girdi, sırtındaki gömleği çıkarıp çocuğa uzattı.

O esnâda Bilâl -radıyallâhü anh- da, namaz vakti girmiş olduğundan ezân-ı Muhammedî’yi okumaya başladı. Fakat Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, sırtına alacak bir şey bulamadığı için cemâate çıkamadı. Ashâbdan bazıları, merak edip Hücre-i Seâdet’e girdiler; Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i gömleksiz olarak buldular. Bu hâl, onları derin derin düşündürdü.

«Beşinci halîfe» ünvanını alan Ömer bin Abdülazîz şöyle buyururdu:

“Namaz, seni yolun ortasına kadar götürür. Oruç, Pâdişâh’ın kapısını açar. Sadaka da, Pâdişâh’ın huzûruna sokar.”

Ubeyd bin Umeyr’den:

“İnsanlar son derece aç, susuz ve çıplak olarak haşrolunurlar. Onlardan hangisi dünyâdayken Allâh için yedirmişse, Allâh da onu o günde doyurur. Allâh için dünyâda içirene Allâh orada içirir. Nihâyet  Allâh için giydireni de Allâh orada giydirir.”

Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“İnfâk et ey insanoğlu, ki sana da infâk edilsin!” (Buhârî, Müslim)

İnfâkın hakîkatini Mevlânâ Hazretleri, şu misâl ile ne güzel îzâh eder:

“Mal, sadaka vermekle hiç eksilmez; hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur!”

“Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur. Kıldığın namaz da sana çobanlık eder, seni kötülüklerden, kurtlardan kurtarır.”

“Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasad vakti gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukâbil kaç ambar dolusunu iâde alır!..”

“Fakat buğday ekilmez, yerinde kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur. Bunlar, onu tamamıyla mahvederler.”

Allâh Teâlâ buyurur:

وَأَنفِقُوا مِن مَّا رَزَقْنَاكُم

“Size rızık olarak verdiğimiz şeylerden infâk edin!” (el-Münâfikûn, 10)

(Ey Rasûlüm!) Altın ve gümüşü biriktirerek saklayıp onları Allâh yolunda harcamayan kimseleri acıklı bir azâb ile müjdele!..” (et-Tevbe, 34)

Zekât ve infâk, Allâh için bir ibâdet olduğundan dolayı, verilenlerin doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a verildiğini bilmelidir. Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Hiç şüphesiz ki sadaka, muhtaç onu almadan önce Allâh’ın (kudret) eline geçer (yâni muhtâca verilen zekât ve sadakaları önce Allâh alır, sonra fukarâya devreder!)” (Münâvî, Künûzü’l-Hakâik, s. 34)

Mü’min, zekât ve sadakayı hakîkatte Allâh’ın eline verir, muhtaç da bunu almakta Allâh Teâlâ’nın vekîli olursa, verilenler, bir edeb ve teşekkür içinde muhtaca takdîm edilmiş olur.

Âyet-i kerîmede bu ibâdetin ehemmiyetini tebârüz ettirmek için mecâzen: “Sadakaları Allâh alır.” (et-Tevbe, 104) buyurulmaktadır.

Sadaka verirken dikkat edilmesi gereken edeb, çok mühimdir. Sadakadaki edebin, Kur’ânî ifâdesi şöyledir:

“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhıret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın! (Sadakalarınızı imhâ etmeyin!) (el-Bakara, 264)

Allâh dostları, zekât ve sadaka verirken minnet ve başa kakmak endişesinden kurtulmak için muhtacın önünde ayağa kalkıp tevâzu göstererek takdîm etmişlerdir.

Süleymân -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği dünyâ saltanatına bir meyil göstermeyip, bu saltanatı, kalbinin dışında taşımıştır. O, sık sık fakîrlerin yanına gider, onlarla oturmaktan haz alırdı:

“Miskîn, miskinlere yakışır!” derdi.

Böylece, dünyâ saltanatı içinde tevâzûun en güzel hâlini yaşardı.

Âyet-i kerîmede buyurulan:

“Ey insanlar! Hepiniz fakîrsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak Allâh’tır.” (Fâtır, 15) hakîkatinin idrâki içindeydi.

Birgün gâfilin biri, zengin gönüllü fakîrlerle bir arada olmaktan hoşlanan, onlarla hem-hâl olan Süleyman -aleyhisselâm-’a şöyle dedi:

“–Niçin böyle fakîr ve miskinlerle oturur, yer-içersin?”

Süleyman -aleyhisselâm- da cevaben:

“–Çünkü ben yalnız gönülleri zengin olanları severim.”

İçinde havadan başka bir şey bulunmayan ağzı kapalı bir testi, suyun üstünde batmadan mesâfeler alır.

Kalbi Allâh -celle celâlühû- aşkı ile dolu, aynı zamanda ağzı bütün nefs ve dünyâ azgınlıklarına kapalı mü’min de, dünyâ ummânında batmayarak nice yüce menzillere ulaşır.

Gönlü cömertlik, merhamet, tevâzû ve muhabbet duyguları ile dolu bir mü’min, dünyâya aldanmayıp cân âleminde seyreder.

Dünyâya âid olanca nîmetler, onların gönül gözünde bir hiçtir. Arzu ederler ki, gönülleri mârifet ve ilâhî aşkla dolsun ve bu sâyede o ilâhî muhabbet semâlarına kanatlanmak kolay olsun!

Bu mübârek rahmet ve mağfiret ayında ihtimam göstereceğimiz diğer bir husûs ise Kadir Gecesi’ni ihyâdır.

Kadir Gecesi, Rabbin, ümmet-i Muhammed’e sonsuz merhametinden saçtığı müstesnâ bir lutuf gecesidir. Bu gece, nice mânevî hazîneler bahşedilmektedir. Bu gecenin ihtişam ve azametine binâen hakkında müstakil bir sûre nâzil olmuştur.

Kadir Gecesi, Kur’ân-ı Kerîm’in kendisinde indirilmesiyle nûrlanmış, Cebrâîl ve diğer meleklerin iştirâki ile mânevîleştirilmiştir. Mü’minlere görülmez nûrânîler tarafından selâm verilen bu gece; feyz ve bereket dolu bir lutuf, Rabb’in kullarına bir merhamet gecesi ve Ramazan ayının bir bahar faslıdır.

Kadir Gecesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den gelen mâneviyyât dolu afv ve ğufrân yâdigârı olan bir gecedir.

Hadîs-i şerîfte:

“Kadir gecesini, fazîlet ve kudsiyyetine inanarak, sevâbını yalnız Allâh’tan bekleyerek ibâdet ve tâatle geçiren kimsenin -kul hakkı hâriç- geçmiş günâhları bağışlanır.” (Buhârî, Müslim) buyurulmaktadır.

Bizi Kadir Gecesi’nin hakîkatine; ancak dünyâ gâyeleri ile karıştırılmayan; riyâ, gösteriş, ucüb gibi bulaşıklıklarla kirlenmeyen ve ihlâsla îfâ edilen bir oruç, namaz, zekât ve emsâli kulluk vazîfeleri nâil eder. Bu rûhâniyet ile Ramazan mektebini bitirirsek, işte o zaman gerçek bayram şehâdetnâmesini almak nasîb olur.

a

Bizler, birgün şu fânî lezzetler ellerinden alınacak olan hakîkat yolcularıyız.

Feyizli gönüller, gelip geçmekte olan şu rûhânî günlerin hasretini çekecektir. Bu mağfiret ve cehennemden âzâd olma günlerinden ayrılış, müttakîlere vedâ gözyaşı döktürecektir.   Rabbimiz bayram günlerini, ancak sabır ve nîmetlerin kadrini bilip yapılan amel-i sâlihler ve verilen infâklar mukâbilinde bir mükâfât olarak ikrâm edecektir.

Rabbimiz, dünyâ hayatını bizler için bir Ramazan-ı Şerîf eyleyip kıyâmet sabahını hakîkî bir bayram eylesin!

Âmîn!