İÇİNDEKİLER
ARAMA:

İslâm Büyüklerinin Namazı

Hazret-i Ömer’i bir mecûsî mızrakla yaralamıştı. Devamlı bir sûrette kan kaybediyordu. Bir müddet sonra kendinden geçti ve bayıldı. Bu bir ölüm baygınlığı idi. Fakat namaz vakitleri girdiğinde kulağına eğilip:

“–Namaz yâ Ömer, namaz!” dediklerinde Hazret-i Ömer, hayret verici bir irâde ile ayılıyor ve o hâliyle namazını edâ ederek:

“Namazı olmayanın İslâm’da yeri yoktur!” ifâdesini tekrarlıyor, sonra tekrar kendinden geçiyordu.

Hazret-i Ali, namaza durduğunda beti benzi sararır, kendi vücûdu dahil her şeyden sıyrılırdı. Bir muhârebede mübârek ayağına batan oku, kendi arzusu üzerine namaz esnasında çıkardıklarında bunun farkında dahi olmamıştı. Ona:

“–Ey mü’minlerin emîri! Namaz vakti gelince niçin yüzünüzün rengi değişiyor ve titremeye başlıyorsunuz?” diye sordular.

Buyurdu ki:

“Yerin ve göğün kaldıramadığı, dağların taşımaktan âciz kaldığı bir emâneti edâ etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım, bilemiyorum.”

Bütün ashâb-ı kirâm hazarâtının, namaza durduklarında gönüllerini Allâh korkusu ve azameti kaplardı.

Hazret-i Hasan -radıyallâhü anh-’ın, abdest esnâsında rengi farklılaşırdı. Bunu gören bir kimse:

“–Yâ Hasan! Abdest alırken niçin böyle sararıp soluyorsun?” diye sordu.

O da şöyle cevap verdi:

“–Yegâne kudret sahibi, Azîz ve Celîl olan Allâh’ın huzuruna çıkma vakti gelmiştir.”

Hasan -radıyallâhü anh-, mescide girerken de şöyle duâ ederdi:

“Ey Rabbim! Kulun kapındadır. Ey lutuf sahibi Allâh’ım! Günahkâr kulun sana gelmiştir. Sen sâlih kullarına, kötü kimselerin kötülüklerini afvetmeyi emrettin. Çünkü sen afv ve kerem sâhibisin. Ey Allâh’ım! Benim yaptığım kötülükleri de o afv ve kereminle bağışlayıp bana merhamet eyle!”

Zeynelâbidîn Hazretleri de, abdest için kalktığında sararıp solar, namaza başlayacağı zaman ayakları titrerdi. Sebebini soranlara:

“–Kimin huzuruna çıkacağımdan haberiniz yok mu?” diye cevap verirdi.

Bir defasında o namaz kılarken evinde yangın çıkmıştı. Fakat onun bundan haberi olmadı. Selâm verince durumu kendisine haber verdiler ve:

“–Evin yandığı hâlde sana bunu farkettirmeyen şey nedir?” diye sordular.

Zeynelâbidîn Hazretleri:

“–İnsanları bekleyen âhıret yangını, bana dünyâdaki bu küçük yangını hissettirmedi.” dedi.

Müslim bin Yesâr’ın namazı da böyleydi. O, Basra’da bir mescidde namaz kılıyordu. Bu sırada mâbed büyük bir gürültüyle yıkıldı. Ancak Müslim bin Yesâr, bu yıkılıştan habersiz bir hâlde namazına devam etmekteydi. Selâm verince:

“–Mescid çöktü gitti, kılını kıpırdatmadın? Nedir bu hâl?” dediler.

O ise hayretle:

“–Mescid mi çöktü?” diyerek namaz esnâsında hiçbir şey hissetmediğini ifâde etti.

Süfyân-ı Sevrî Hazretleri, büyük bir cezbe hâline girmişti. Yedi gün evine kapandı. Yemedi ve içmedi. Onun bu durumunu üstâdına bildirdiler. Üstâdı:

“–Namaz vakitlerinin farkında mıdır?” diye sordu.

“–Şüphesiz onun farkında ve düzenli bir şekilde namazlarını edâ ediyor.” dediler.

Bunun üzerine üstâdı şöyle dedi:

“–Allâh’a hamdolsun ki, şeytanı onun üzerine musallat etmedi.”

Hak dostlarından biri anlatıyor:

Zünnûn-i Mısrî’nin arkasında bir ikindi namazı kıldım. O mübârek velî kul, «Allâhü Ekber» dediği zaman “Allâh” zikrinin onun üzerinde öyle büyük bir te’sîri oldu ki, sanki bedeninde can kalmadı. Öylece dondu kaldı. «Ekber» dediği zaman da onun aldığı tekbirin heybetinden benim kalbim parça parça oldu.”

Âmir bin Abdullâh, namaza durduğunda dış dünyâ ile bütün alâkası kesilir ve mâsivâ ile alâkalı hiçbir şey onun namazdaki huşûunu bozamazdı. Ve:

“Namazda başkalarının söz ve hareketlerinin farkına varmaktansa, vücûduma ok saplanmasını tercîh ederim.” derdi.

Bugün ashâbın ve tabiînin kıldığı namaz iklîmine giremeyenler, namazdaki lezzet ve hazza o kadar yabancı kalmış vaziyettedirler ki, onun bu üstün mâhiyeti hakkında şüpheye dahî düşmektedirler. Düşünmüyorlar ki, gaflet yerlerinde dahî insanlar, aldıkları fânî ve süflî boş hazlarla sabahlayabiliyorlarken onlardan sonsuz kere sonsuz üstün olan mânevî hazlarla gönüller niye sabahlamasın? Ancak bu hazzı tadamayanlara bunu anlatabilmek elbette zordur. Gaflete dûçâr kimseler, insanın, gel-geç sevdâlar ve fânî sevgililerle sohbetin hazzı karşısında her şeyi unuttuğuna inanırlar da, sevgililer sevgilisi olan Cenâb-ı Hakk’la sohbet derecesindeki namazın hazzını idrâkten uzak düşerler. Bu hâl, ne büyük bir gaflet ve ne acı bir mahrûmiyettir.

Halbuki gerçek namaz, kulu, mârifetullâh, şükür ve samîmî kulluğun kemâline ulaştırır. Bunun için namazın îfâsı, gönlü muhabbetullâh ile dopdolu olarak sarsılmaz îmâna ermiş kimselere kolay gelir; müstesnâ bir haz ve lezzet hâli yaşatır. Bu itibarla onlar, zâhiren ve bâtınen bir an bile namazdan ayrılamazlar. Veysel Karânî Hazretleri, namaza durduğu zaman ondan ayrılmak istemez ve ancak beşerî hâcetleri dolayısıyla namaza ara verirdi. Bir defasında kendisini ziyârete gelen bir kimse hayli bir zaman onun namazdan fâriğ olmasını beklemişti. Fakat onun her selâm verişinden sonra tekrar namaza durması üzerine kendi kendine:

“–Ey gönül! Hazret’i kendisinden istifâde için ziyârete geldin. İşte onun yüksek hâli; serâpâ nasîhat dolu derûnî bir lisân hâlinde! Artık zâhirî bir söze ne hâcet! Onun şu hâlinden kendin için gerekli dersi çıkarabilirsen, bu sana ömrün boyunca yeter!” dedi.

Bu hâl, o kişiye sözsüz, kelâmsız ve sırlı bir sükût içinde feyyâz bir sohbet oldu. Böylece o kişi, bu in’ikâs ve insibâğ (mânevî boyanma) neticesinde gönlünü dolduran huzûr ve sükûn ile iktifâ ederek oradan ayrıldı.

Ancak bu hâlden mahrum olanlara gelince Cenâb-ı Hakk, onların hâlini de şöyle bildiriyor:

“… Şüphesiz, o (namaz), Allâh korkusu olanlardan başkalarına ağır gelir.” (el-Bakara, 45)

Burada şu hakîkati de belirtmelidir:

Büyük ehlullâhın ve sâlihlerin namazda kazandıkları üstün seviyelerine ulaşmak mümkün değilse de, gönüllerimizin istîdâd ve kâbiliyeti nisbetinde samîmiyet ve gayret göstermelidir. Şeytan bazen «böyle gafletle namaz kılmaktansa hiç kılmamak daha iyidir» diye vesvese vererek insanı tehlikeden tehlikeye sürükler. Tuzağa düşürür. Dolayısıyla böyle bir düşünce helâke sebeptir. Düşünmeli ki, hiç kılmamaktansa böyle kılmak daha iyidir. Aradaki fark büyüktür. Namaz kılmayan hep zarardadır. Fakat eksik de olsa namaz kılan kimse, an gelir ilâhî bir lutfa nâil olup Hakk indinde makbûl, şâyân-ı takdîr-i Hüdâ makâmında namazlar kılabilir. Ömrümüzde bir kere olsun dünyâdan sıyrılarak böyle bir namaz kılabilirsek, Allâh’a arzetmeye yüzümüz olur.