NAMAZ
İnsan hayatı, kâinâtın yaratıcısına ulaşmak üzere bir hakîkat arayışının tezâhürleriyle doludur. Bu tezâhürler, insanın yaratılışında mevcud ve değişmez bir keyfiyet olan îmân ve ibâdet etme temâyülünün tabiî bir neticesidir. Öyle ki Hakk ve hakîkatten mahrum kalanların, bu fıtrî temâyülü teskin yolunda âciz bir mahlûka tapmaya varacak kadar akıl ve mantık dışı nice garip ve abes mecrâlara sürüklendikleri, dünden bugüne müşâhede edilegelen âşikâr bir gerçektir. Nitekim bugün dahî milyonlarca insanın, öküz ve benzeri mahluklara kudsiyet izâfe ettiği veya muharref dinlerde olduğu gibi Rabb-i Müteâl’i hayâl ve şekil içine sığdırmaya çalışmak gibi antropomorfik bir inancın peşinde sürüklendiği mâlumdur.
Bu da gösteriyor ki insan:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56) ifâdesinin bir tecellîsi olduğu için, kul olabilme ve kulluğu yaşayabilme sırrına dâimâ vazgeçilmez bir ihtiyaç hâlindedir.
Dolayısıyla o, bu fıtrî temâyülü insanlık şeref ve haysiyetine lâyık bir şekilde yönlendirebildiği ölçüde seâdet ve selâmete ulaşır. Çünkü insan, kudret-i ilâhiyyenin binbir nakışı ile müzeyyen olan bu âlemde ilâhî san’atın zirvesini teşkîl etsin diye yaratılmış ve bu yaratılışın vicdânî bir neticesi olarak Rabbini tekrîm ve ibâdetle mükellef kılınmıştır. O derecede ki, insana verilen bütün üstün husûsiyet ve mertebeler bu mükellefiyetini yerine getirmesine bağlanmış ve âyet-i kerîmede:
قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Kulluk ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?! …” (el-Furkân, 77) buyurulmuştur.
İşte bu cümleden olarak Cenâb-ı Hakk, pek çok âyet-i kerîmede insanın ebedî hüsrândan kurtuluşu için îmândan sonra amel-i sâlih sahibi olmasının zarûretini beyân buyurur. Bu itibarla Rabb’in yüce huzûruna kalb-i selîm ile çıkabilmeyi gâye edinen mü’minler, âmel-i sâlih denilen ibâdetlerin ulvî pınarlarına gönüllerini teslîm eder ve vuslat deryâsına doğru yol alırlar. Kulu bu şekilde Mevlâ’nın vuslat deryâsına götüren ibâ-det pınarlarının en büyüğü ve ehemmiyetli olanı da hiç şüphesiz namaz ibadetidir. Zîrâ namaz, şümûl, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibâdetlerin zirvesi ve özü durumundadır.
Kâinâttaki bütün varlıklar; güneş, çayır, çemen, ağaçlar, zikir hâlindedir. Saf hâlinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk’a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti, kıyâm hâlinde; hayvânâtınki, rükû hâlinde; cansız addedilenlerinki de yere kapanmış vaziyette, yâni secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Melâikenin bir kısmı kıyâmda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbîh ve tehlîl hâlindedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir mi’râc olarak ikrâm ettiği namaz ibâdeti ise, bütün bu ibâdetleri câmî bir muhtevâdadır. Dolayısıyla gerçek musallîler (namaz kılanlar), yerde ve gökte bütün varlıkların yapmış olduğu ibâdetlerin cümlesine şamil bir ibâdet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.
Süleyman Çelebi merhum, namazın bu husûsiyetini ne güzel ifâde eder:
Her kaçan kim bu namazı kılalar,
Cümle gök ehli sevâbın alalar…
Çünkü her türlü ibâdet bundadır,
Hakk’a kurbiyyetle vuslat bundadır…
Hadîs-i şerîfte buyurulur:
“Namaz, yüce ve büyük olan Allâh’ın rızâsını kazandırır. Meleklerin sevgisine nâil eder. Peygamberlerin yoludur. Mârifet nûrudur. Îmânın aslıdır. Duânın icâbetine vesîledir. Amelleri makbûl kılar. Rızka bereket getirir. Vücûda rahatlık verir. Düşmanlar üzerine silâhtır. Şeytanı uzaklaştırır. Ölüm meleği ile musallî arasında şefâatçidir. Kabirde kandildir ve orada bir yaygıdır. Münker ve Nekir meleklerine cevaptır. Kıyâmete kadar kabirde can yoldaşıdır. Kıyâmet günü olduğunda namaz kılanların üstünde bir gölgeliktir. Başında taçtır. Bedenine elbisedir. Önünde giden nûrdur. İnsanlarla arasına gerilen bir perdedir. Rabb’leri huzûrunda mü’minlerin hüccetidir. Mîzânda ağırlıktır. Sırattan geçiştir. Cennete anahtardır. Çünkü namaz, tesbîhtir, hamddir, tâzimdir, kırâat ve duâdır. Hâsılı, fazîletli amellerin tümü, vaktinde kılınan namazdadır.” (Tenbîhü’l-Gâfilîn, 293)
Bunun içindir ki namaz, Allâh’la kavuşma noktasıdır ve ümmete küçük bir mi’râc olarak ikrâm edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) buyurulduğu vechile Rabbin huzûruna çıkabilme nîmeti de, namazla elde edilir.
Gerçek namazda bütün mâsivâ aradan çıkar, dünyevî her şey silinir. Kul ile ma’bûd, buluşma meclisinde beraber olur. İlâhî sırların derinliklerine doğru mesâfe alır. Çünkü namaz, mi’râcdaki buluşmanın ardından Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e Cebrâil’siz bir şekilde farz kılınmış ve böylece araya hiçbir vâsıta koymadan sırf Allâh ile halvet olabilmeye hasredilmiştir. Bu halvette dâimâ o mi’râcdaki «kaabe kavseyn» ve «müşâhede-i ilâhî» hâlini yaşayan Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Namaz, gözümün nûrudur.” (Nesâî, Ahmed bin Hanbel) buyurmuşlardır.
Namazla kazanılacak kemâlât, huzûr, sükûn, itmi’nân ve kurbiyyet, hiçbir ibâdetle kazanılamaz. Dünyâda namazın rütbesi, âhırette Cenâb-ı Hakk’ı görmenin rütbesi gibidir. Zîrâ dünyâda kulların Allâh’a en yakın olduğu an, namaz anlarıdır. En ince lezzetler ve mânevî tecellîler, namazdadır. Denilebilir ki bütün ibâdetler, âdetâ kulu namaza hazırlamak için birer basamak mesâbesindedir. Bunun içindir ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ifâdesi ile namaz:
“Dînin direği, îmân ve kalbin nûru, seâdetin anahtarı, mü’minlerin mi’râcı” olarak tavsîf buyurulmuştur.
Bütün ulvî mâhiyetiyle namaz, Allâh ile kul arasında ikiye taksîm edilmiş müstesnâ bir ibâdettir. Yâni o, tıpkı Fâtiha Sûresi gibidir. Fâtiha ki, besmele’den «مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ» e kadar Cenâb-ı Hakk’a mahsûstur.
«إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ» âyeti, bir yönüyle Allâh’a, bir yönüyle kula âiddir. Bu, kulun Hakk’a ibâdetini, Hakk’ın da kula ma‘bûdiyyetini cemeder. Yâni yegâne mâbud (kendisine ibâdet edilen) Allâh olduğu hakîkati çerçevesinde kul, ibâdetini yalnız Allâh’a hasretmelidir. Bundan sonraki âyetler ise, kula mahsustur. Nitekim hadîs-i kudsîde buyurulur:
“Namazı benim ile kulum arasında ikiye böldüm; yarısı benim, yarısı onundur.” (Müslim, Salât, 38-40)
Dolayısıyla namaz, Allâh ile kul arasında bir duâ, yakarış, yâni bir “münâcât”tır. Bir “zikir”dir. Cenâb-ı Hakk buyurur:
“Beni zikir için namaz kıl!” (Tâhâ, 14)
Yine Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu:
“Beni zikrediniz, tâ ki ben de sizi zikredeyim!..” (el-Bakara, 152) sırrı, diğer ibâdetlerden ziyâde namazda gerçekleşir.
Böylece namaz zikri esnâsında:
“…Ben, beni zikredenle beraberim…” (Buhârî, Tevhîd, 15)
hadîs-i kudsîsi tahakkuk eder.
Ancak kulun bu beraberlikten lâyıkıyla istifâde edebilmesi için “ihsân” hâlinde bulunması zarûrîdir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
“…İhsân, Allâh’ı görüyormuş gibi ibâdet etmendir! Sen O’nu göremiyorsan da O, seni görüyor ya!..” (Müslim, Îmân, 1)
İşte bu şekilde kılınan bir namaz, gözün nûru olur.
Namazı bu şekilde kılabilenler için rütbe-i Rasûl’den bir tecellî hâsıl olur. Bu ise, Allâh Teâlâ’dan niyâbettir.
Bunun için namaz, Hazret-i Mûsâ’ya yol gösteren nûrânî ağaç gibidir. Namaz, kırık kalblerin tesellîsi, dünyâ kargaşasından yorulan gönlün rahatlığı, rûhun lâhûtî gıdâsı, canların şifâsı ve âriflerin lisânıdır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, dünyevî meşgaleler gönlüne ağırlık verdiğinde:
“Ey Bilâl! (Ezân okuyarak ve) namazın ikâmesini söyleyerek bizi rahata kavuştur.” buyururlardı.
Çünkü namaza benzeyen hiçbir ibâdet yoktur. Namaz kılan kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu, her türlü alâkadan keser. Hakk ile başbaşa târifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer ibâdetlerde durum böyle değildir. Meselâ oruçlu kimse, pazarda müşteri de olur, satıcı da… Hacce-den de kezâ böyledir. Ama musallî, ne satıcı olur, ne de alıcı… O, sadece musallîdir. Yâni maddesi ve mânâsı da, huzûr-i ilâhîdedir.
Kâmil mü’minler;
إِنَّ الصَّلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَّوْقُوتًا
“Muhakkak namaz, mü’minler üzerine vakitlenmiş olarak farzdır.” (en-Nisâ, 103)
âyet-i kerîmesinin beyânı vechile ömür boyu günde beş kere yapılan itâat ve mücâhede tatbikatı yanında nâfilelerle de olgunlaşa olgunlaşa nihayet Rabbimizin «» (Rabbine dön!) emri mûcibince rahmet ve sonsuz ihsanlarına intikal ile faziletli kullar arasına karışıp dâru’s-selâm’a, yâni seâdet yurduna nâil olurlar.
O mü’minler, âyette buyurulan:
“Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim!” (el-Bakara, 152) makamındadırlar.
Onlar:
“Allâh’ın zikri en büyüktür!” (el-Ankebût, 45) beyânından nasîb almışlardır.
Bu ifâde, «Allâh’ı zikir, yâni namaz en büyük bir iştir» demek olduğu gibi aynı zamanda «Allâh’ın, kulunu zikri, kulun O’nu zikrinden daha büyüktür» demektir. Bunun için Hakk’a yakınlıkta en büyük pay, namazdadır.
Namaza Hazırlık
Namaz gibi büyük bir ibâdetin kâmil mânâda îfâsı için ona elbette kâmil mânâda hazırlık zarûreti vardır. Meselâ hadîs-i şerîflerde makbûl namazın nasıl olacağı beyân edilirken evvelâ:
“Kim abdestini güzelce alırsa…” (Müslim, Tahâret, 17)
buyurulmaktadır.
Zîrâ namaz, hayatî ve fıtrî güzelliklerle içiçedir. Bu nükteyi kavrayanların namaza hazırlık bakımından aldıkları şuûrlu abdestin faydasını ifâde sadedinde İmâm-ı A’zam Hazretleri’nin abdest suyuyla birlikte günahlarının da döküldüğünü hissetmesi rivayeti, namaza gerçek mânâda hazırlığı ne güzel ifâde eder. İmâm-ı A’zam Hazretleri’nin bu husustaki firâseti ve basîreti meşhurdur. O, abdest alan bir gence:
“–Evlâdım, şu şu günâhları terkeyle…” der.
Genç hayretle:
“–Bu günâhları işlediğimi nereden bildiniz yâ imâm?” diye sorar.
İmâm-ı A’zam:
“–Evlâdım, şu an aldığın abdest sularından…” buyurur.
Diğer taraftan pek riâyet edilmeyen sünnetlerden biri olan misvâk kullanmaya îtinâ da pek mühimdir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Misvak kullanılıp kılınan namaz, misvak kullanılmadan kılınan namazdan (fazîlet bakımından) yetmiş derece daha üstündür.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 272)
“Misvak hem temizleyici, hem de Rabbin rızâsını kazandırıcıdır.” (Buhârî, Savm, 28)
Mâlumdur ki namaz ibâdeti, tekbir, tehlîl, tesbîh ve kırâat vesîlesiyle baştan sona lisânın dâhil olduğu bir ibâdettir. Bu bakımdan o ulvî terennümlerin tezâhür ve telaffuz mekânı olan ağızların misvaklanması, lafızlarda sühûlet ve letâfetin te’mîni ile kalbin sükûn ve huzûruna vesîle olacağı âşikârdır.
Diş macunu ve fırçası ile dişlerin temizlenmesi temin edilmekle beraber misvak kullanmada bugün tesbit edilmiş pek çok sıhhî faydalar mevcuddur. Hadîs-i şerîflerde buyurulduğu gibi misvakın, diş çürümesinden mide rahatsızlığına kadar daha nice faydaları olduğu da muhakkaktır.
Dişleri eriyen çilekeş bir hasta, uzun bir müddet bu dertle muzdarip olduktan sonra şifâya nasıl kavuştuğunu şöyle anlattı:
“–Dişlerimin erimeye başladığını görünce doktor doktor dolaştım. Kullanmadığım ilaç ve mâcun kalmadı. Nihâyet bir dostum bana misvakı tavsıye etti ve onda müstesnâ şifâlar bulunduğunu söyledi. Daha evvel hiç misvak kullanmamıştım. Büyük bir ümid ve biraz da çâresiz olduğumdan hemen misvak kullanmaya başladım. Çok geçmeden ilâhî bir lutuf olarak dişlerimin erimesi durdu. O gün bugündür misvakı terketmiyorum.”
Namaza hazırlığın en mühim hususlarından biri de hiç şüphesiz:
“İlimle birlikte az bir amel cehâletle çok amelden daha fazîletlidir.” (Fezâil-i Âmâl, 299) hadîsine nazaran abdestte nelerin farz, nelerin sünnet; namazda da nelerin farz, vâcib ve sünnet olduğunu ayrı ayrı bilmenin ehemmiyetini idrâk etmektir.
Ayrıca abdestle birlikte namaz için dış uzuvlarımızı temizlediğimiz gibi gönlümüzü de kin, haset ve diğer mânevî kirlerden temizleyip, günâhlardan arınmış olarak namaza hazır olmaya gayret etmeliyiz. Buna mânî olacak şeytanın ve şeytan vasıflı insanların yaldızlı hîle ve tuzaklarına karşı uyanık ve firâsetli olmalıyız.
Ârifler, âyet-i kerîmedeki:
“Elbiseni temizle!” (el-Müddessir, 4) beyânını;
“Allâh’ın huzûruna çıkmak demek olan namaz için zâhirini ve bâtınını temiz tut; güzel ahlâk ile ahlâklan!” şeklinde îzâh ve tatbîk etmişlerdir.
Bu istikamette hadîs-i şerîfte buyurulan:
“Namaz için bel ve karınlarınızı inceltin!” (Câmiu’s-Sağîr)
beyânına riâyet etmek, namaza hazırlık bakımından kalblerde ferahlık ve namaza iştiyâk vesîlesidir.
Hadîs-i şerîfte kastedilen birinci husus, harâma bulaşmamak; ikincisi de, vücûdu hantallaştıracak derecede doldurmamak, yâni az yemektir.
Namazın Kabul Şartı: Huşû
Namazın zâhirî tarafını “fıkıh” tanzîm eder. Fıkıhsız bir namaz mümkün değildir. Ancak huşûdan uzak, darmadağınık bir kalb ile de namaz mûteber olamaz. Dolayısıyla namazın zâhirini tanzîm eden fıkhî kaideler, kalb âlemini tezyîn eden mânevî kâidelerle bir araya geldiğinde ancak mûteber ve makbul bir namaz kılınabilir. Kalb âleminin tezyîni ise, Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulan tezkiye (arınma) sırrını gerçekleştirmekle mümkündür. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Nefsini tezkiye eden (temizleyen) kurtuluşa ermiştir.” (el-A’lâ, 14)
Bu mânevî terbiye namaz için son derece mühim bir husustur. Zîrâ Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de namazın farzları, vâcibleri ve rek’at sayısı üzerinde durmamasına mukâbil, huşû, ihlâs ve huzûr hâlinin ehemmiyetini ve bu hâlin bütün hayata şâmil olmasını husûsan ve defaatle beyân buyurmaktadır. O hâlde namazın mânevî tarafına âid hissiyât, âdâb ve erkân, musallînin riâyet edeceği en mühim husustur. Zîrâ âyet-i kerîmede:
قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ
“Namazlarında huşû içinde olan mü’minler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.” (Mü’minûn 1-2) buyurulmaktadır.
Hadîs-i şerîfte buyurulur:
“Kim ki abdestini güzelce alır, namazını vaktinde kılar, rukû ve secdesini tamamlar, huşûuna riâyet eylerse, (namazı) beyaz ve parlak (bir nûr) gibi yükselir ve (namaz kılana): «–Benim hakkıma riâyet ettiğin gibi Allâh da seni korusun!» diye seslenir. Kim de abdestini güzel almaz, namazı vaktinde kılmaz, rukû, secde ve huşûuna riâyet etmezse, (namazı) siyah ve karanlık (bir cisim) olarak yükselir ve: «–Beni zâyi ettiğin gibi Allâh da seni zâyi etsin!» der. Tâ ki, Allâh Teâlâ’nın dilediği yere gittikten sonra bir paçavra gibi dürülür ve adamın suratına çarpılır.” (Taberânî)
Bahâeddîn Nakşibend -kuddise sirruh-’a sordular:
“–Bir kul, namazda nasıl huşûa erer?”
O da cevâben:
“–Dört şeyle, buyurup şunları beyân etti:
1. Helâl lokma,
2. Abdest sırasında gafletten uzak durmak,
3. İlk tekbîri alırken kendini huzûrda bilmek,
4. Namaz dışında da Hakk’ı aslâ unutmamak, yâni namazdaki huzûr, sükûn ve mâsiyetten uzakta durma hâlini namazdan sonra da devâm ettirebilmek.”
Namazdaki huşû hâli o derecede mühimdir ki, kul, ona riâyeti nisbetinde muâmele görür. Hadîs-i şerîflerde buyurulur:
“Kişi namazı bitirince, kıldığı namazın sevabından kendisine ya onda biri, ya dokuzda biri, ya sekizde biri, ya yedide biri, ya altıda biri, ya beşte biri, ya dörtte biri, ya üçte biri, ya da yarısı verilir…” (Ebû Dâvûd, Salât, 124)
“Çok kimseler var ki, kıldığı namazın, altıda, hattâ onda biri bile kendisi için yazılmaz. Ancak bilerek huzûr ile kıldığı kısmı yazılır.” (Ebû Dâvûd, Nesâî)
Yâni kul için ancak bilerek ve huzûr ile kıldığı namazın sevâbı vardır.
Gerçek musallîler, namaz için kalktıklarında onu lâyık-ı vechile edâ edip rızâ-yı ilâhîye nâil olma istikâmetinde gönüllerini Rabblerine bağlar, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olmazlar, bütün dış alâkalardan sıyrılırlar ve rûhânî duyuşlar içinde namazı ikâme ederler. Gözlerini secde yerine dikerler ve ilâhî müşâhede altında olduklarını pek derinden hissederek mânevî bir haz içinde âdetâ kendilerinden geçerler.
Bu hâl, hiç şüphesiz kalb-i selîme ermiş ihlâslı kulların hâlidir. Yâni huşû bir bakıma ihlâsın meyvesidir. Zîrâ ihlâs, kulu samîmiyet ve huşû sahibi yaparak Allâh indinde pek yüksek derecelere erdirmenin yanında ilâhî muhâfaza vesîlesi olur. Hadîs-i şerîfte:
“İhlâslı kişilere müjdeler olsun ki, onlar nûr-i hidâyettirler. Onlardan dolayı en şiddetli fitneler yok olur gider.” (Fezâil-i A’mâl, 285-286) buyurulmuştur.
İhlâs ve huşûun kalbe yerleşerek namazdan hâsıl olacak mânevî fayda için kısaca şu hususlara riâyet îcâb eder:
1. Huzûr-i kalb: Gönlü, sadece okunan duâ, tesbîh ve âyet-i kerîmelerin rûhâniyetine bürümek. Mâsivâ ile meşguliyeti tamamen kesmek. Zîrâ türlü türlü düşünce ve meşgalelerden kopmayan bir gönül, kendisini namaza teksîf edemez. Hakk’ın huzûrunda bulunabilme hâlinden gâfil olur. İşte kul bu gafletten sıyrılıp Hakk ile beraber olabilir ve lisânın telaffuz ettiği mânâların şümûlünden hisse alabilirse, o zaman huzûr-i kalb elde eder. Nitekim ehlullâh, yalnız tâdil-i erkâna riâyet etmediği namazları değil, huzûr-i kalb ile kılamadığı namazları da kazâ etmiştir. Ancak bu hâl, herkesin böyle yapmasını îcâb ettirmemekle birlikte namazdaki huzûr-i kalbin ehemmiyetini îzâh sadedinde câlib-i dikkat bir husustur.
Huzûr-i kalbin sebebi himmettir. Mânen yükselme arzusudur. Himmet, arzu edilen Hakk’a yakınlığın ancak namazla tahakkuk edeceğini idrâk neticesinde gerçekleşir.
2. Tefehhüm: Okuduğunun idrâki içinde olmak, mümkün mertebe ne okuduğunun şuûrunda olabilmek. Bu incelik, huzûr-i kalbden sonra en ehemmiyetli husustur. Bu da, namazdaki hâlin diğer zamanlara da taşınabilmesi noktasında büyük bir köprü vazîfesi görür.
3. Ta’zîm: Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda bulunduğunun farkında olup vücûd ve gönül huşûunu muhâfaza etmek. Yâni namaz ibâdetini gönül huzûru ve tefehhüm ile tezyîn ettikten sonra bir de ondaki âdâba riâyet içerisinde olmak demektir. Namazdaki bu edeb ve hürmet hâli, onun değerini kat kat artırarak Hakk katında musallîye şefâatçi olur. Yâni kul ta’zîm makâmında:
“Eğer namazının bir mi’râc olmasını istiyorsan, Allâh’ın azametini ve sana verdiği sayısız nimetleri tefekkür ederek kendi ibâdetini noksan say! Sakın kendi ibâdetine bakarak Allâh’a lâyıkıyla şükrettiğini sanma! Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- dahî: «Yâ Rabbî! Sana lâyıkıyla kulluk yapamadım; beni afveyle!» diye istiğfârda bulunmuştur.” îkâzından nasîb alır ve kıldığı namazdan son derece istifâde eder.
4. Heybet: Ta’zîmden doğan bir korku içerisinde bulunmak. Bu korku, kulun kendi makâmını bilmesi ve Hakk Teâlâ’nın yüce azametini müdrik olmasına vesîle olur ki, namazdaki ciddiyet ve takvâ böylece hâsıl olur. Takvâ, yâni Allâh korkusu ve kalbi gafletten koruyabilme de, kulun Allâh indindeki derecesini yükselten yegâne müessirdir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ
“…Şüphesiz Allâh indinde en üstününüz takvâ bakımından en üstün olanınızdır…” (el-Hucurât, 13)
Ebû Zerr -radıyallâhü anh- anlatıyor:
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bir güz mevsiminde dışarı çıkmıştı. Ağaçlardan yapraklar dökülüyordu. Buyurdu ki:
“Yâ Ebâ Zerr! Şüphesiz ki, müslüman bir kul sırf Allâh rızâsı için (yâni ihlâs ve takvâ üzre) namaz kılarsa, onun bütün günahları şu yaprakların ağaçtan döküldüğü gibi dökülür.” (Ahmed, Tergîb)
5. Recâ: Ümidvar olmak. Namazda ta’zîmle beraber kulun Cenâb-ı Hakk’ın rızâ ve rahmetini ümîd etmesi, bu meyanda namaz sonrası da duâda bulunması, kulluk şiârındandır. Zîrâ yalnız korku, gönlü dilhûn eder ve an gelir mânevî dengeyi altüst eder. Dolayısıyla ümîd, bu tehlikeyi bertaraf edici bir vazîfe görür. Gönül âleminde muvâzeneyi te’mîn eder.
6. Hayâ: Utanmak. Bu, diğer meziyetleri tamamlayan bir ziynettir. Cenâb-ı Hakk’tan hayâ eden kul, lâubâlî hareketlerden kaçınır; bu vesîle ile namazdaki kusur, hatâ ve gafletinin farkına varır. Amellerine güvenme illetine yakalanmaz. Hadîs-i şerîfte buyurulan:
“Hiç kimse bundan dolayı (yâni namazla günahların afvolunmasından ötürü) kendine güvenmemeli.” (Fezâil-i A’mâl, 251) sırrına nâil olur.
İşte namaz vesîlesiyle günahlar nasılsa afvoluyor diyerek gaflete düşmemenin yegâne çâresi, hayâya bürünmek ve namazdaki edebi her zaman muhâfaza etmektir. Zîrâ afv, Allâh’ın lutuf, kerem ve merhametle muâmelesidir. Rahmetinin muktezâsıdır. Yoksa yaptığımız ibâdetlerin iç yüzleri bizlere de mâlûmdur ki, bunlar, gerçek mânâda yüce Allâh’ın şânına lâyık ibâdetler değildir. Ancak bu hakîkati bilerek büyük bir mahviyet ve hayâ içinde edâ edilen ibâdetler de, Cenâb-ı Hakk’ın fazl u ihsânı bereketiyle kulu rahmet-i Rahmân’a ve rızâ-yı ilâhîye nâil eyler.
Bütün bu husûsiyetlerin özü şudur ki, namazda kalbin huşûu ile bedenin ritmini birleştirmeyen kimse, namazın hakîkatine nâil olamaz. O hâlde hem rûhen hem de bedenen namazın hakîkatine hazır olmak gerekmektedir. Öyle ki, kalb ve vücûd bütünlüğünü zedeleyen hususları bertaraf sadedinde kulun beşerî vasfı göz önünde bulundurularak zihnin gafletten korunması için hadîs-i şerîfte:
“Yemek ile namaz bir araya geldiği vakit, yemeği namaz üzerine takdîm edin!” (Buhârî, Müslim) buyurulmuştur.
Kalb ve vücûdun birlikte namaz hâlinde olup matlub olan huşû mevzûunda ulemâ titizlik göstermiş ve dikkat edilmesi gereken noktalara temas ederken hulâsa olarak namazdaki durumlarına göre mecâzen sınıflandırılan şu üç kişinin namazlarının makbul olmayacağını ifâde etmişlerdir:
1. Avcı
2. Hamal
3. Tüccâr
Burada avcıdan maksad, gözleriyle namaz esnâsında etrafı kolaçan eden ve diğer uzuvlarıyla başka işlerde, amel-i kesîrde bulunan kişi; hamaldan maksad, darlandığı hâlde abdest tazelemeden namaz kılan kişi; tüccardan maksad, namaz esnâsında zihin ve kalbini dünyâ ticâretinden çekmeyen kişidir. Bu üç kişi, namazda matlûb olan huşû ve huzûr hâline eremeyeceklerinden kendilerini ibâdetlerine veremezler ve “yasak savar” cinsinden namaz kılmış olurlar ki, bu hâl, Allâh indinde aslâ makbûl değildir. Zîrâ vücûdun ve âzâlarının da namaza hazır ve dâhil olması, namazın şartlarındandır. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in, namaz kılan bir şahsın elleriyle sakalını karıştırdığını görünce:
“–Eğer bunun kalbinde huşû olsaydı, vücûdunun her uzvunda hareketsizlik olurdu.” (Tirmizî) buyurması, kalb ile vücûdun namazdaki müşterekliğinin zarûretini ifâde etmektedir.
Şu hadîs-i şerîfler de bu hakîkate mebnîdir:
“Sizden biri namaza kalkınca bütün vücûdu hareketsiz kalsın! Yahûdîler gibi sallanıp durmasın. Çünkü vücûdun namazda hareketsiz durması, namazın tamam olmasından bir parçadır.” (Tirmizî)
“Namazda yedi şey şeytandandır (yâni şeytanın sevdiği hususlardandır): Burun kanaması, uyuklamak, vesvese, esnemek, kaşınmak, sağa-sola bakmak ve herhangi bir şey ile oynamak…” (Tirmizî)
Bu hâller, namazın mânevî yapısını akâmete uğratır.
Diğer taraftan dış görünüş huşûlu, fakat iç âlem huşûdan uzak bir hâlde ise, buna münâfıkça huşû denir ki, böyle bir duruma düşmekten kalbi muhâfaza etmelidir.
Huşû bahsinde söylenecek son söz, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere güzel bir misâl teşkîl etmesi için beyân buyurduğu Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın şu duâsıdır:
رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلاَةِ وَمِن ذُرِّيَّتِي رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء
“Ey Rabbim! Beni gereği üzere (ihlâs ve huşû ile) namaza devam edenlerden kıl! Zürriyetimden de böyle insanlar yarat! Ey Rabbimiz! Duâmı kabûl eyle!” (İbrâhîm, 40)
