VI. KADERE, HAYIR VE ŞERRİN ALLÂH’TAN OLDUĞUNA ÎMÂN
Allâh’ın irâdesi, bütün oluşlarda mevcuddur. O’nun irâde ve kudretinin dâhil olmadığı hiçbir şey gerçekleşmez. Bir toz bile yerinden kalkamaz ve küçük bir sineğin kanadı kıpırdayamaz. Dolayısıyla Allâh Teâlâ, ilm-i küll sahibi olduğundan, olmuş ve olacak her şeyi bilir. Olacak bir şeyin ezeldeki takdîri “kader”, onun gerçekleşmesi ise “kazâ”dır.
Kaderin, beşerî ölçülerle lâyıkıyla anlaşılması mümkün değildir. Bu sebeple de pek çok kereler suistimâl edilmiştir. Onun için bu mevzuda derinleşmek hiçbir şey kazandırmaz. Zîrâ:
“Gaybın anahtarları Allâh’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez…” (el-En’âm, 59) beyân-ı ilâhîsi kader mevzuunda derinliğe müsâade etmez.
Zâten görmeyen bir insana, nasıl renk tarif edilemez ise, beşerî idrâkle de böyle keyfiyetlerin sırrına erilemez. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın ledünnî ilim verdiklerinin bir nebze nasîbi olabilir. Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyurulan şu hâdise bunun en bâriz bir misâlidir:
Cenâb-ı Hakk, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı, ledünnî ilme sahip Hızır -aleyhisselâm-’a gönderir ki bu ilmi ondan tahsîl etsin. Bu ilim, sebeplerin ve bahânelerin ötesinden, yani levh-i mahfûzdan bir pırıltı aksettiren ilimdir. Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır yolculuğa çıkarlar. Yolculukta ilâhî tecellîler yaşanır. Nitekim Hızır kıssasındaki hâdiseler, akılla tahlîl edilirse;
Zâhiren, geminin delinmesi, sahiplerine karşı haksızlık ve zulümdür; hakîkatte ise fukarânın geçim vâsıtası olan geminin zâlimler tarafından gasbına mânî olmaktır.
Yine zâhiren, çocuğun öldürülmesi, bir katldir; hakîkatte ise, sâlih ve sâliha olan ebeveynin âhıret hayâtlarının korunmasıdır.
Yine zâhiren kendilerini tardeden köylülerin duvarının yapılması, mantığa terstir; hakîkatte ise, iki mazlûm yetîme âid emânetin muhâfazasıdır.
Ancak bu hâllerin sırları, ledünnî (Hakk vergisi) bir ilimle ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple kaderin sırrı, akılla idrâk edilemez. Çünkü kaderi kavramak, beşer idrâkinin üzerinde bir keyfiyettir. Bunun içindir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, kadere îmân etmekle iktifâ etmemizi emir buyurmuş ve bu husûsta yersiz münâkaşalardan menetmiştir. Öyle ki, kader hakkında tartışan bir gruba rastgeldiklerinde onlara:
“Siz bununla mı me’mûrsunuz? Yoksa ben size bunun için mi gönderildim? Sizden öncekiler bu mes’elede münâzara ettiklerinden dolayı helâk oldular. Sakın bu mes’eleyi münâkaşa etmeyiniz!” buyurmuşlardır.
Dolayısıyla derinleşmekten ziyâde ana nükteyi doğru bir şekilde kavramak bu hususta en mühim ve kâfî bir ölçüdür. İşin özü şudur:
Allâh Teâlâ, insan için takdîr buyurduğu fiilleri iki kısımda tecellî ettirmiştir:
1. Ef’âl-i ıztırâriyye (zarûrî fiiller)
2. Ef’âl-i ihtiyâriyye (tercihe bağlı fiiller)
Ef’âl-i ıztırâriyye (zarûrî fiiller):
Bunlar kendi arzu ve isteğimizin dışında gerçekleşir ki, tamamen kader ve kazânın tecellîsinden ibarettir. Bunun aksine hareket aslâ mümkün değildir. Doğmak, ölmek, dirilmek, uyumak, acıkmak, cesedî yapımız, ömür süremiz ve benzerî durumlar hep kaderin bu kısmına dâhildir. Bunlara kader-i mutlak da denir ki, insanoğlu zarûreten tâbî olduğu bu fiillerden mes’ûl değildir.
Kaderin bu kısmına dâhil olan hususlarda kazâ vakti gelince insanların gören gözü görmez, işiten kulağı duymaz olur. Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Kazâ gelip çatınca, balıklar kendilerini denizden dışarı atarlar. Havada uçan kuşlar, yerde kendileri için hazırlanan tuzaklara koşmaya başlarlar.”
“Böyle bir kader ve kazâdan ancak yine kader ve kazâya kaçanlar kurtulabilir.”
Zîrâ Allâh Teâlâ buyurur:
“… Allâh’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.” (el-Ahzâb, 38)
Ancak kader deyince meydana gelen âfet vesâire anlaşılmamalıdır. Kader, bir mânâda kâinâttaki dengeyi ve o dengenin ilâhî ölçüsünü ifâde eder. Allâh Teâlâ buyurur:
“Biz, her şeyi bir kadere/ölçüye göre yarattık.” (el-Kamer, 49)
Onun için kaderin hükmünü tenkit, bir cehâlet, tabiri câizse bir hamâkattir. Zîrâ onun hükmü, dâimâ yerli yerincedir. Meselâ içinde yaşadığımız âlemde bir an ve bir milimetre dahî şaşmayan bir denge ile devamlı dönen ve dünyâmızı aydınlatan güneş hakkında onun keyfine göre davranıp da dünyâdan uzaklaşacağı veya dünyâya yaklaşacağı tarzında mü’min-kâfir kimsenin bir tedirginliği ve güvensizliği yoktur. Herkes inanır ki güneş, bir an dahî şaşmayan belirli bir nizâm içinde hergün doğar ve batar. Bunun gibi müsbet-menfî meydana gelen her hâdisenin de hikmeti bilindiği takdirde bilâ-istisnâ söylenecek yegâne söz dâimâ “En doğrusu bu!” ifadesinden, yâni ilâhî proğramı tasdîkten ibârettir. En münkir kâfirler bile kendi bünyelerinde takdîr olunan ilâhî tenâsüp, nizâm ve cihazların işleyişi karşısında gayr-i ihtiyârî bu hakîkate hayrân olurlar. İlâhî takdîr programından müsâade-i ilâhî çerçevesinde çözülebilen her sır, tenkit şöyle dursun kâfir de olsa akl-ı selîm her beşeri, âdetâ ebedî bir hayret ve şaşkınlık vadisinde dolaştırmaktadır. Bu hususta ileri geri konuşanlar, sadece takdîrin sırrından bî-haber olan, akıl ve idrâk mahrûmlarıdır. Bunlar, hayır-şer, doğru-yanlış, hak-bâtıl bilmeyen cehâlet kurbanlarıdır.
Diğer taraftan mâlûmdur ki kader ve kazâ, bir meçhûldür. Bu da, hakîkatte fânî bir varlık olan insan için ilâhî bir lutuftur. Zîrâ bir kimse başına gelecek menfî-müsbet her şeyi bilse, artık o yaşayamaz bir hâle gelir. Yemeden içmeden, çalışmadan vs. her şeyden el çeker. Ancak Cenâb-ı Hakk, kader ve kazâyı gizlediği içindir ki, insanoğlu ölümle burun burunayken bile hayat ümidi taşır ve hayatî faâliyetlerden kopmaz. Bu da, dünyâ hayatında yaşamayı mümkün kılan muazzam ve mükemmel bir ilâhî nizâmdır.
Şerrin de Allâh’tan olması meselesine gelince, hiçbir şer onun murâdı ile değildir. Ancak imtihân îcâbı olarak O, şerre de izin ve müsâade vermiştir. Üstelik şerrin zuhûruna Cenâb-ı Hakk’ın izin ve müsâade gibi tabiri câizse bir vize koyması, onun kullarına olan engin merhametinin bir tezâhürüdür. Zîrâ bu vize, her şerre izin vermemekte ve farkında olsak da olmasak da bizi maddî-mânevî nice felâket uçurumlarından muhâfaza etmektedir. Yoksa insanoğlu, nefis ve şeytanın iğvâsıyla işlediği cürüm ve gafletlere kimbilir daha nicelerini ekleyecektir. Çünkü o, bilerek ve bilmeyerek hayra olduğu kadar şerre de tâliptir. Bu gerçeği Hakk Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân buyurur:
“İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!” (el-İsrâ, 11)
“Eğer Allâh insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu…” (Yûnus, 11)
İnsanoğlu ne denli kendini murâkabe ederse bu âyet-i kerîmenin îzâhına o derecede vâkıf olur. Meselâ, bir yalancı muhâtabını inandırmak için «İki gözüm kör olsun ki, doğru söylüyorum.» derken gözleri kör olmamakta ve kendisine verilen imtihân mühleti yine normal şartlarında devam etmektedir. Yine pek çok kimse: «Şöyle yaparsam ellerim kırılsın; şunu işlersem kafam kopsun; bunu yaptığım takdirde ölümümü gör!” gibi o an için samîmî bir niyetle gayet ciddî hüküm dolu ifadeler sarfederler. Ancak an gelir bu dediklerine muhâlif durumda kalırlar. Böyle olmasına rağmen ne elleri kırılır, ne kafaları kopar, ne de ölürler. İnsan hayatında buna benzer nice misâller vardır. İşte Cenâb-ı Hakk, böyle durumlarda merhameti muktezâsı bu şer taleplerine âdetâ vize koymakta ve onları gerçekleştirmemektedir ki, yukarıdaki âyet-i kerîmeler bu nükteyi ifâde eder.
Dolayısıyla ârif gönüller, Cenâb-ı Hakk’ın bu rahmet ve merhametini idrâk ile kaderin müsbet-menfî her tecellîsi karşısında:
“Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül yahud diken,
Ya hil’at ü yahud kefen,
Kahrın da hoş lutfun da hoş!” derler.
Zaten Hakk Teâlâ da kullarına bu hâli emretmektedir:
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Allâh’ın bizim için yazdığından başkası bize aslâ erişmez. O bizim mevlâmızdır. O hâlde mü’minler yalnız Allâh’a tevekkül etsinler.” (et-Tevbe, 51)
Şâir ne güzel demiş:
Ne kahrı dest-i a‘dâdan ne lutfu âşinâdan bil,
Umûrun Hakk’a tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ’dan bil!..
Zîrâ:
“Eğer Allâh sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Yûnus, 107)
Hâsılı kalbin safâsı, kadere rızâda gizlenmiştir. Bunun aksi hiçbir hareket, fayda getirmez. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
“Sen, Allâh’ın verdiklerine râzı olmadıkça, rahat etmek ve kurtulmak ümidi ile nereye kaçarsan kaç, orada karşına bir âfet çıkar; gelecek olan belâ gelir ve yine sana isâbet eder.”
“Bilesin ki, bu fânî cihânın hiçbir köşesi tuzaksız değildir. Hakk’ı gönülde bularak ve ona sığınarak onun mânevî huzûrunda yaşamaktan başka kurtuluş ve rahat yoktur. Bak; bu fânî âlemde en emin yerlerde yaşayanlar da en güçlü zannedilenler de nihâyet ölümün tuzağına düşmüyorlar mı?”
“Sen fânî tuzaklardan emin olmaya değil, Hakk’a sığınmaya bak! O dilerse senin için zehri şifâ yapar, dilerse suyu zehir hâline getirir!”
Ef’âl-i ihtiyâriyye (tercihe bağlı fiiller):
Cenâb-ı Hakk, kendi irâdesinden tefrîk ile kullarına cüz’î ve izâfî bir irâde lutfetmiştir. Kul, bu irâdenin kullanılması ile vücûda gelen fiillerden dolayı onlar hayırsa mükâfâta nâil olur, şerse mücâzâta dûçâr olur. Allâh, kulun murâd ettiği ve irâdesini o yolda sarfetmek istediği oluşa yaratıcı sıfatıyla dâhil olur. Böyle fiillerde yaratıcı sıfatının yanında bir de yapma sıfatı vardır. Bu, kula âiddir. Ancak Cenâb-ı Hakk, kulun her fiiline hâlık sıfatıyla dâhil olup da o fiilin gerçekleşmesine imkân vermez. Kulların arzu edip de yapamadığı işler, bu kabîldendir.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi lâzım olan temel mâlumatın dışında kaderle meşguliyet doğru değildir. Zîrâ kader öyle bir kilittir ki, onun anahtarı yalnız Cenâb-ı Hakk’ın elindedir. Kulun idrâkinin üzerinde bir keyfiyettir. Onun sırrına vukûfiyet, ancak cennetliklerin bazısına ikrâm olunur. Dolayısıyla o kilidi açmaya kalkışmak, haddini bilmemezlik olur. Hâl böyleyken, yâni kader ve kazâ insana bildirilmemişken bazı gâfillerin:
“Kaderim kötü yazılmış!” diyerek kendi kendilerine birtakım hükümler vermek sûretiyle hayatlarında mes’ûliyet sahalarından kaçmaya kalkışmaları ve yaratılış gâyelerine ters bir şekilde davranmaları ne kadar abestir.
Diğer taraftan Allâh katında zaman mevcud olmadığından Cenâb-ı Hakk için olacak bir şeyin bilinmesi olmuş bir şeyin bilinmesi kadar basittir. Biz, zamanlı bir âlemde fikir yürüttüğümüzden Allâh’ın olacak şeyleri bilmesini, onun tarafından takdîr ve âdetâ icbâr gibi telâkkî etmeye meyyâliz. Bu, zamansız düşünememizden doğan bir zaaf ve acziyetten başka bir şey değildir. Oysa zaman perdesi kalktığında her şey aynı anda müşâhede edilir. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- mi‘râc gecesindeki müşâhedelerini aktarırken bir yandan ezel âlemine vâkıf olarak:
“Kaderi yazan kalemin gıcırtılarını duydum.” (Hâkim, Müstedrek, II, 405) buyurmuş, diğer yandan da ebed âlemini seyrile:
“Abdurrahmân bin Avf, şu şu şekilde cennete giriyordu.” buyurarak onun cennete girişini anlatmıştır.
Zaman kaydından çıkarılarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e mi‘râc gecesi ikrâm edilen bu hakîkat, Cenâb-ı Hakk için her zaman vâriddir. Zîrâ O, zaman kaydından münezzehtir.
Dolayısıyla zaman husûsundaki zaaf ve acziyyet perdemizi araladığımızda görürüz ki, Allâh Teâlâ kullarına mes’ûliyetleri ölçüsünde irâde, irâdeleri ölçüsünde mes’ûliyet vermiştir. Bu böyle olmasaydı Rahmân ve Rahîm olan Allâh, kullarına herhangi bir mes’ûliyet yüklemez ve onları emir ve nehiylerini yapıp yapmama husûsunda hesâba çekmezdi. Onun kullar için mes’ûliyet ve hesâbı takdîr buyurması, buna mûcib olacak bir seviyede irâde ve ihtiyârı (istediğini yapabilme) takdîr buyurduğunu gösterir. Bu gerçeği göremeyenlere Hazret-i Mevlânâ tefekkür âleminden şöyle seslenir:
“Kul kader ve kazâya teslîmiyet gösterirse, mükâfâtı Allâh’ın rızâsını kazanmak olur. Bu rızâyı görenler için kader ve kazâ, şeker helvası gibi tatlıdır; yüzleri mütebessim kılar.”
“Eğri gidersen kalem eğri yazar, doğru gidersen seâdet doğurur.”
“Bir hırsız polis tarafından yakalanınca ona dedi ki: «Efendim, yaptığım iş Allâh’ın hüküm ve takdîridir.» Bunun üzerine polis şu cevabı verdi: «A efendi, benim yaptığım da Allâh’ın hüküm ve takdîridir. Hem kabahati işle hem de kadere havâle eyle; bu akıllının işi değildir.»”
“Sözün hulâsası şudur ki: Şeytan, insana şerri; rûh da hayrı gösterir. İhtiyâr (tercih etme) istîdâdı olmasa, ne diye uğraşırlardı ki!”
“Bizde görünmeyen gizli bir tercih/istediğimiz gibi yapma kabiliyeti var. Gönülde iki ayrı düşünce, yâni birbirine zıt fikir zuhûr edince bu kâbiliyet nasıl araya giriyor bak! O zaman «Acaba hangisi benim için faydalı?» diye fikir yürütüyor ve birinde karar kılıyorsun! Bunda da kimse seni yönlendirmiyor. Eğer ihtiyârın olmasaydı, böyle mi olurdu?”
“Akıl bakımından cebre inanmak, pek büyük gaflettir. Cebre inanan kendi duygusunu da inkâr ediyor demektir. Cebriyye, aklı vasıtasıyla şu dünyâda ne işler yapıyor, ne dolaplar çeviriyorken; tutup da aklı nasıl inkâr ediyor? Eğer insanda irâde ve tercih olmasaydı, şu iyi, bu kötü, güzel, çirkin v.s. tabirler zuhur eder miydi? Ey dost! Duygu ve istîdâdı nisbetinde hayvan bile idrâk hâlinde. Ama elbette bunun mâhiyetini anlamak çok ince bir şey!”
“Eğer insanlara ihtiyâr verilmemiş olsaydı, şifâyı tabipten değil doğrudan doğruya Allâh’tan istemen gerekmez miydi? Hastalık sana ne güzel de ihtiyârı tasdik ettiriyor.”
“İhtiyârın yoksa yarın şunu yapayım, bunu yapayım veya yapmayayım tarzında bitip tükenmek bilmeyen planların nedir? Bu planları ihtiyârı olmayan yapabilir mi?”
“Ey cebrî! «Kulda ihtiyâr yok!» derken gûyâ Hakk’tan aczi gidermek gâyesindesin, fakat görmüyorsun ki onun kulu mes’ûl tutmasındaki sırrı inkâr ederek -hâşâ- Allâh’a bilgisiz, ne yaptığını bilmeyen beşerî bir sıfat izâfe etmektesin! O Hallâk-ı âlem, vermediği bir husûsiyetin tezâhürünü isteyip kullarına zulüm eyler mi? Sen aklını başına devşir de Cenâb-ı Hakk’ın niçin kullarına «şunu yap veya yapma» diye emir verdiğinin hikmetini kavra! Onun bu emir ve nehyi bile verdiği ihtiyâr kabiliyet ve istîdâdının bir nişânesidir.”
“Hem dön de kendi âlemine bir bak; Allâh’tan başkasında ihtiyâr yoksa neden malını çalan hırsıza öfkeleniyorsun. Neden birilerini düşman biliyor ve onlara gece-gündüz diş biliyorsun? Nasıl oluyor da ihtiyârı olmayanların sırtına günah ve suç mührünü vuruyorsun? Demek ki ihtiyâr var! Yoksa hapishanelere ne lüzum vardı!”
Burada ifâde edilmesi gereken bir husus daha vardır:
Kula Rabbi tarafından lutfedilen bütün imkân ve iktidârlara ilâveten bunları kullanmak husûsundaki irâde ve ihtiyâra, ehemmiyetinden fazla değer vermek ve aklı her şeyin üzerine çıkarmak da, cehâletin eseridir. Nitekim ilimden ziyâde irfân arttıkça, beşerî irâde ve ihtiyârın küllî irâde karşısında ne kadar küçük olduğu kolaylıkla kavranır. Nihâyet küçük bir kırıntı hükmünde bir nasîb olan irâde-i cüz’iyye, “fenâ fillâh”a eren kullarda yok denilecek kadar azalır. İşte bazı âriflerin beşerî irâde ve ihtiyârı inkâr tarzında telâkkî olunan söz ve hareketleri, bu gerçeğin bir tezâhürüdür. Onlar beşerî irâdeyi mutlak yoluyla mahkûm etmeyip ilâhî irâde karşısında yok kabul edilecek bir küçüklükte görürler. Hele Allâh’ın, kullarının “gören gözü, tutan eli” olması tarzında gerçekleşen fenâ fillâh yolunda ilerleyenler için cüz’î irâde, güneş ışığı altında mum alevinin eriyip bitmesi ve nihâyet yok olması gibidir. Şu misâl câlib-i dikkattir:
Son devir erenlerinden Şeyh Muhammed Nûru’l-Arabî’nin beşerî irâdeyi inkâr ettiği yolunda bir dedikodu yayılır. Bunu, Sultân Abdulhamîd Han Hazretleri de duyar ve Hazret-i Pîr’i huzûr derslerine çağırttırıp orada kendisine bu mes’elenin sorulmasını irâde buyurur. Fermân yerine getirilerek Şeyh Muhammed Nûru’l-Arabî’den mes’elenin keyfiyeti suâl olunduğunda Hazret, şöyle cevap verir:
“Ben umûmî mânâda irâde-i cüz’iyye yoktur deyip onu inkâr etmedim. Ancak bir kısım insanlar için onun yok hükmünde olduğunu söyledim. Çünkü evliyâullâhın büyükleri, dâimâ huzûr-i ilâhîde olduklarının idrâki içinde yaşadıkları için irâde-i cüz’iyyelerinde tezâhür ve tahakkuk şansı mevcûd değildir. Bu sebeble kendi irâdelerine değil, mülkünde bulundukları Cenâb-ı Hakk’ın irâdesine tâbî olarak hareket ederler. Aksi hâlde, edebe mugâyir davranmış ve kusur işlemiş olurlar. Meselâ bizler şimdi pâdişâhın huzûrundayız. «Gel» denilir geliriz; «git» denilir gideriz. İrâdemizi, bizi ihâta eden irâde-i pâdişâhîye rağmen isteğimize göre kullanmamız mümkün değildir. Oysa bir de dışarıdaki gâfillere ve diğer mahlûkâta bakın; gâyet serbest ve irâdelerinde hürdürler.”
Bu temel esasları derinleştirdiğimizde karşımıza îzâha muhtaç pek çok mes’ele çıkar ki, bunlar ilm-i kelâm münâkaşalarına sermâye olmaktan ileriye gitmez. İşin özü kısaca şudur:
Kul, bir irâde sâhibidir. Bu irâde veya kudret, ona Cenâb-ı Hakk tarafından bahşedilmiştir. Allâh Teâlâ’nın her oluşta irâdesi bulunmakla birlikte, rızâsı sadece hayırdadır. Bir hocanın gâyesi, talebesinin bilgi ile mücehhez olup sınıf geçmesidir. Talebe çalışmaz ise hocanın yapacağı bir iş yoktur. Yine bir doktorun vazîfesi de, hastasını şifâya kavuşturmaktır. Hasta, verilen reçeteyi tatbîk etmez ise, artık gelişen menfî neticeden sadece hastanın kendisi mes’ûldür. Doktora herhangi bir cürüm isnâd edilemez.
Bu itibarla zuhur eden mukadderât, irâdî isteklerimizden ibâret olduğundan, mes’ûliyyet husûsunda kaderi bahane ederek kendimizi mâzur sayamayız.
İbâdetsiz veya kötü yola düşen bir kimsenin: “Ne yapayım, kaderim böyle imiş!” demesi gaflet muktezâsıdır. Namaz kılmak isteyen bir kimseye Cenâb-ı Hakk kılma sebeplerini ihsân eder; kılmak istemeyenlere de mânî sebepler vererek kıldırtmama tecellîsinde bulunur.
Kendimizi işlediğimiz günâhlardan mâzur göstermek ise, “kadere bühtân” etmek demektir ki, akılsızlık ve edebsizlik olur.
İşte kelime-i şehâdet, bütün buraya kadar saydığımız düstûrlara kâmilen îmânı ifade eder ve bu muhtevâ ile onu kalb ile tasdîk ve dil ile ikrâr eden kimse hakîkî bir mü’min olur.
Şehâdeti sadece lafızlardan ibaret zannedip onun derûnundan bîhaber olmaksa büyük bir gaflettir. Onun hakîkatinin büyüklüğünü hisseden kâmil gönüller, ömürlerini hissettikleri yüceliğe lâyık olma yolunda ifnâ ederler. Ömürlerini bir tesbih hâline getirirler. Bir an dahî Hakk’tan gâfil olmama gayreti içerisinde serâpâ nûra bürünürler. Fakat yine de mahviyet ve hiçlik iklîminden sıyrılmayıp dâimâ terakkî hâlinde olurlar. Böyle zirvelerde makâm ve mekân edinen has kulların ilk safında bulunanlardan Muhammed Es’ad Erbilî Hazretleri’nin şu ifâdeleri derin mânâlar ihtivâ etmektedir:
“Hâlâ îmânın aslını ikmâle çalışıyorum. Bu kelime-i tevhîdi doğru dürüst söylemeye alışıyorum. Çünkü Cenâb-ı Allâh’ın dışında bir matlûb, sûfî lisânıyla bir put (yâni aşırı bir
dünyâ meyli) kalbde mevcût bulundukça «» demek zordur. Mânen kabûle şâyân ve vuslata vesîle olacağı da şüphelidir.”
Bu itibarla gerçek mânâda kelime-i tevhîdi telaffuz için onun esrârına vâkıf olmak ve mûcibince amel eylemek zarûreti vardır. Gâfilâne terennüm edilen kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdetler, faydadan uzak değilse de kulu aslolan maksada nâil eylemez. Ancak uyanık ve diri bir gönülle getirilen şehâdetler, gönlü idrâklerin ötesinde yüce ve ebedî mükâfâtlara müyesser kılar.
Birgün Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bir hutbe îrâd eylediler ve:
“Bir kimse «
لا اله إلا الله »ı içten ve samîmî olarak söyler de içine karmakarışık bir şeyler katmazsa, cennet ona vâcib olur.” buyurdular.
Hazret-i Alî -radıyallâhü anh- sordu:
“–Yâ Rasûlallâh! İçine karmakarışık şeyler katmak ne demektir?”
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Dünyâ sevgisidir; onun peşine takılıp gitmektir.” buyurdu. (İhyâ)
Diğer bir hadîs-i şerîfte buyurulur:
“Hiçbir kul yoktur ki, samîmî olarak «» desin de gök kapıları ona açılmasın; o derecede ki, büyük günahlardan sakındığı müddetçe onun zikrettiği bu kelime-i tevhîd arşa kadar ulaşır.”
(Tirmizî, Deâvât, 126)
Bunun için günahlardan sakınmak zarûreti vardır. Nitekim yine bir hadîs-i şerîfte buyurulur:
“Kul bir günah işlerse, kalbinde siyah bir leke oluşur. Eğer samîmî bir tevbe ederse, o siyah leke kaybolur; aksi hâlde oraya iyice yerleşir. Sonra bir başka günah işleyince, yine bir başka leke belirir, sonunda kalb kapkara bir hâle gelir.” (Tirmizî, Tefsîr, 83)
Böyle kimselerin kalblerine hak söz (kelime-i tevhîd) te’sîr etmez. O hâlde insanın kalbini mahveden şu dört şeyden kaçınmak gerekir:
1. Ahmaklarla münakaşa etmek,
2. Günahların çok olması,
3. Nâmahrem (mahrem olmayan, şer’an nikâh düşen) kadınlarla daima bir arada bulunup onlarla senli benli olmak,
4. Kalben ölü kimselerle beraber olmak.
Şeytanın en büyük arzusu kalbe musallat olmaktır. Eğer kalb, zikirle meşgul olursa, şeytan ona yaklaşamaz, bu da şeytanın mahvolması demektir. Ancak bunun aksi olursa, yâni kalb Allâh’ın zikrinden uzaklaşırsa, şeytan ona kolaylıkla musallat olur.
Bu itibarla âyet-i kerîmede buyurulur:
“Îmân edenlerin Allâh’ı zikretme ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalblerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi?” (el-Hadîd, 16)
Zikirden uzak, nefsine mağlub bir insan, çamura batmış mücevher gibidir. Nefs mücâdelesi, kulun kendisini bu toz-toprak kabîli menfîliklerden arındırarak özündeki cevheri ortaya çıkarmasıdır. Bu tezkiyeye nâil olan kalbler, ilâhî nazarlara ma‘kes olur. Allâh Teâlâ buyurur:
قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى
“Nefsini tezkiye eden kurtuluşa ermiştir.” (el-A’lâ, 14)
Hiç şüphesiz bu tezkiye de kelime-i tevhîd ile başlar.
Ebû Ali Dekkâk buyurur:
“Kul «» der demez ıslak bezin tozlu aynayı temizlediği gibi kalbi de pırıl pırıl silinerek temizlenir. Arkasından
«» deyince de tertemiz olmuş olan kalbe Allâh’ın nûru doğmaya başlar. Bu hâlde şeytanın bütün gayretlerinin boşa gideceği açıktır.”
Hasan Basrî Hazretleri, şeytanın:
“–Muhammed ümmetinin önüne günahları allayıp pullayarak koyuyorum, ama onların tevbe ve istiğfâr etmeleri belimi büküyor, beni başarısız kılıyor. Ben de onların günah zannetmedikleri birtakım doğru görüntülü yanlış işleri önlerine koyuyorum. Böylece niceleri günah zannetmedikleri için o hatâlardan kaçınmadıkları gibi tevbe ve istiğfâr da etmiyorlar.” dediğini ifâde ile mü’min gönülleri şöyle îkâz buyurur:
“İşte bu günâh zannedilmeyen birtakım cürümler, bid’atlardır, yâni nefislerine uyarak yaptıkları ve dînden zannettikleri şeylerdir.”
Vehb bin Münebbih:
“Allâh’tan kork! İnsanlar yanında şeytana lânet ediyorsun; tek başına kaldığında ise ona itâat ediyor, onunla dost oluyorsun.”
