V. ÂHIRETE ÎMÂN
Cenâb-ı Hakk, beşer hayatı için beş safha takdir buyurmuştur. Bunların birincisi âlem-i ervâh, ikincisi ana rahmi, üçüncüsü dünya hayatı, dördüncüsü berzah ve kabir âlemi, beşincisi ise âhıret ve onun neticesi olan cennet veya cehennemdeki ebedî hayattır. Bunlardan dünyâ hayatı insana bir imtihân için verilmiş ve ebedî seâdet beşerin bu âlemdeki fiil ve davranışlarına bağlı kılınmıştır. Her kulun bu fiil ve davranışlarının müsbet veya menfî karşılığının olduğunu bilmesi ve böylece mes’ûliyetini müdrik olması için de beşer hayatının beşinci safhası olan âhıret, îmânın altı temel esası arasında yer almıştır. Öyle ki, îmân esaslarının beşincisi olan âhırete îmân, ehemmiyetine binâen birçok âyet-i kerîmede Allâh’a îmânla birlikte zikredilmiştir.
Allâh Teâlâ buyurur:
مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُون
“Allâh’a ve âhıret gününe îmân edip sâlih amel işleyen kimselerin Rabbleri katında büyük ecirleri vardır. Onlar için korku yoktur, onlar mahzûn da olmazlar.” (el-Bakara, 62)
Mü’minleri medih şânında da:
“… Onlar ki Allâh’a ve âhıret gününe îmân ederler…” (et-Tevbe, 45) buyurulması câlib-i dikkattir.
Âhıret, ölümden sonra başlayacak olan yeni, sonsuz ve gerçek bir hayattır. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Bu dünyâ hayatı bir eğlenmeden, bir oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurduna gelince, şüphe yok ki o hayatın tâ kendisidir. Bunu bilmiş olsalardı…” (el-Ankebût, 64)
Zîrâ bunu bilenler, şu fânî âlemlerindeki her nefesi değerlendirir ve Cenâb-ı Hakk’tan bir an dahî gâfil kalmazlar. Ömürleri amel-i sâlihle dolu bir ibâdet ömrü olur. Âkıbetleri hakkında dâimâ havf ve recâ (korku ile ümid) arasında olurlar. Mahşerde büyük hesâbın dehşet ve şiddetinden gözleri ve gönülleri Allâh korkusuyla yaş döker.
Sâlihlerden bir zât pazara uğramıştı. Lüzumlu birkaç şey alacaktı. Alacağı şeylerin karşılığını da evde hesaplamış ve elindeki mevcûd parasının buna kâfî olduğuna kanâat getirmişti. Fakat pazar yerine vardığında o para alacaklarına yetmedi. Bunun üzerine o sâlih kişi ağlamaya başladı ve bu hâli uzun bir müddet devam etti. Etrafındakiler, buna şaşırdılar. Alacaklarına parası yetmediği için ağlamasının yersiz olduğunu söyleyerek kendisini teskîne çalıştılar. Bir zaman sonra kendine gelen o sâlih zât, boğazında düğümlenen son hıçkırıklar arasında şaşkın kalabalığa şöyle seslendi:
“–Gözyaşlarımı bu dünyâ için sanmayın! Düşündüm ki, bugün evdeki hesap çarşıya uymuyor! O hâlde yarın dünyâ hesabı âhırete nasıl uyacak?!.”
Hiç şüphesiz burada dökülen kulluk gözyaşları yarın âhırette yüzleri güldüreceğinden Yûnus Emre Hazretleri de mahşer günü için gözyaşı dökenlerin ilk safında yer alarak herkesi o safa davet eder:
Anıp kıyâmet gününü,
Ağlaşalım ol gün için,
Ol gün melâmet günüdür,
Ağlaşalım ol gün için..
Ol günde yerler yarıla,
Cümle ölenler dirile,
Cümle günâhlar sorula,
Ağlaşalım ol gün için..
Ol günde gök çatlayısar,
İnsân nice katlanısar,
Ol günde kim korkmayısar,
Ağlaşalım ol gün için…
Âh ol günün korkuları,
Koca kılar mâsûmları,
Nice olur mücrimleri,
Ağlaşalım ol gün için…
Ol gün katı efgân ola,
Erkek dişi üryân ola,
Cümle ciğer biryân ola,
Ağlaşalım ol gün için…
Ey Yûnus Emre gir yola,
Hâl bilmeziz kardaş n’ola,
Meğer dermân Hakk’tan ola,
Ağlaşalım ol gün için…
Hazret-i Yûnus bir başka şiirinde de şöyle inler:
Helâline ola hesâb,
Harâmına ola azâb,
Âsîye olıcak ikâb
Ben n’ideyim n’eyleyeyim?
Dünyâ hayatı tamamlanıp bittikten sonra büyük meleklerden İsrâfîl -aleyhisselâm-, bir Sûr üfürecek ve o Sûr ile insanlar dirilip kalkacak ve mahşer yerine geleceklerdir.
O gün insanların diriltilmesi, yoktan var edici olan Hakk Teâlâ için pek kolay bir keyfiyettir. Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmelerde bu hususla alâkalı olarak şöyle buyurur:
“İnsan der ki: «Öldüğüm zaman sâhiden diri olarak (kabrimden) çıkarılacak mıyım?» İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı hâlde biz kendisini yaratmışızdır.” (Meryem, 66-67)
“İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter!” (el-Kıyâme, 3-4)
“İnsan görmez mi ki, biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş! Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misâl getirmeye kalkışıyor ve «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.”
“De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz, ateşi ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan onların benzerlerini yaratmaya kâdir değil midir? Evet, elbette kâdirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.”
“Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı «Ol!» demekten ibarettir. Hemen oluverir. Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allâh’ın şânı ne kadar yücedir. Siz de O’na döneceksiniz.” (Yâsîn, 77-83)
“O ölüden diri, diriden de ölü çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.” (er-Rûm, 19)
“De ki: «İster taş olun, ister demir, isterse aklınıza (yeniden dirilmesi) imkânsız gibi görünen herhangi bir yaratık. Bunlar, Allâh’ın sizi yeniden diriltmesini güçleştiremez.» Diyecekler ki: «Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?» De ki: «Sizi ilk kez yaratan!» Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve: «Ne zamanmış o?» diyecekler. De ki: «Yakın olsa gerek!..»” (el-İsrâ, 50-51)
“Ey insanlar!
Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan cenînden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefât eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.” (el-Hacc, 5)
Yaşatan, öldüren ve dirilten Cenâb-ı Hakk’ın beyân buyurduğu bu âyet-i kerîmeler de gösteriyor ki, diriliş muhakkak gerçekleşecektir. O hâlde önemli olan:
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!” beyânından nasîb alarak o güne varmaktır.
Yûnus ne güzel söyler:
Ey yârenler, ey kardaşlar,
Korkaram ben ölem diyü.
Öldüğümü kayırmazam,
Ettiğimi bulam diyü..
Zîrâ Cenâb-ı Hakk buyurur:
فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.” (ez-Zilzâl, 7-8)
يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَإِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
“O gün ki, ne mal fayda verir ne evlâd! Ancak Allâh’a kalb-i selîm ile gelenler müstesnâ!..” (eş-Şuarâ, 88-89)
Şâir Ârif Nihad, bu ifadelerden aldığı ilhâmla şöyle der:
Dediler: «Cehennemde odun bulunmaz;
Yolcu, yakacağını kendi götürür!»
Anladım ki Cennete giden de burdan
Gülünü zambağını kendi götürür!
Yûnus da âhırete hazır olarak gitmenin ehemmiyetine dikkat çeker:
Yarın anda bitmez işin,
Bugün bunda bitmeyince!..
Hâsılı âhıret, hem kötüler hem de iyiler için elzem bir âlemdir. Zîrâ iyilerin mükâfata nâil, kötülerin de cezâlarına dûçâr olmalarından daha tabiî bir şey olamaz. Nitekim bu fânî âlem şartlarında dahî iyilerin başını sokacağı yerler ve kötülerin de içine konulacağı zindanlar olmasaydı, hayat çekilmez bir hâl alırdı? Sırf bu hikmet dolayısıyla bile âhıret yurdunun mevcudiyetine îmân mümkündür.
Hâsılı insanoğlu kendi vücûdunu ısıran bir sineğe bile kızıp onun cezasını vermekte ve bir kahvenin hatırını da kırk yıl saymaktadır. Dolayısıyla kendisinden bir ömür boyu sâdır olan müsbet ve menfî davranışlarının Allâh indinde karşılıksız kalacağını düşünmek kadar abes bir gaflet olamaz. Zîrâ bu dünyâda zâlimin zulmü, mazlûmun âhı; kâfirin küfrü, mü’minin de îmânı var. Şâyet bunların mükâfat ve mücâzâtı olmasaydı, bütün mevcudâtı insanın emrine âmâde kılan ilâhî program mânâsız kalır, insanın yaratılışı da abes olur ve bu da Cenâb-ı Hakk’ın adâlet sıfatına muhâlif olurdu. Oysa Hakk Teâlâ bütün noksanlıklardan münezzeh olduğu gibi bundan da münezzehtir. Nitekim Cenâb-ı Hakk buyurur:
“İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (el-Kıyâme, 36)
“Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)
“Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık.” (ed-Duhân, 38)
“İnkârcılar: Kıyamet bize gelmeyecek, dediler. De ki: Hayır! Gaybı bilen Rabbim hakkı için o, mutlaka size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).” (es-Sebe, 3)
“Allâh -ki ondan başka hiçbir ilâh yoktur- elbette sizi kıyamet günü toplayacaktır, bunda asla şüphe yoktur. Söz bakımından Allâh’tan daha doğru kim vardır!” (en-Nisâ, 87)
“Ey îmân edenler! Allâh’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitâb’a ve daha önce indirdiği kitâba iman (da sebat) ediniz. Kim Allâh’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam mânâsıyla sapıtmıştır.” (en-Nisâ,136)
“(İnsan) «Kıyâmet günü de ne zaman (mış?» diye) sorar. Gözler (hayret ve dehşetle) kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay birleşip (karardığı) zaman… İşte o gün insan: «Kaçacak yer neresi?» diyecek. Hayır o gün kaçılmayacak. Sığınacak hiçbir yer olmayacak. O gün herkesin varıp karar kılacağı yer, ancak Rabbinizin huzurudur. O gün insana, önden yolladığı ve geri bıraktığı ne varsa hepsi haber verilecek.” (el-Kıyâme, 6-13)
Gerek âyet-i kerîmelerde gerek hadîs-i şerîflerde kıyâmetin tam olarak zamanı verilmemiş ve ancak küçük ve büyük birtakım alâmetler sayılmıştır. Bunları kısaca şöyle hulâsa edebiliriz:
a. Küçük Alâmetler:
1. İlim kalkacak, buna mukâbil cehâlet artacak. Bu durumda şarap içmek ve zinâ, alenî irtikâb edilir hâle gelecek.
2. Pek basit ve yok yere adam öldürmeler olacak.
3. Adâlet ve ehliyet kalkacak, haram ve helâle dikkat edilmeyecek.
4. Ana-babaya isyân, kadınlara itâat artacak.
5. Ölçü ve tartıda hîle yaygınlaşacak, herkes bu hîlelerden şikâyet eder hâle gelecek.
6. İnsanlara hürmet ve merhamet son derece azalacak ve nasîhatlere kulak asılmayacak.
7. Şehirlere göçler artacak, binalar yükselecek. Kötü ve ehliyetsiz kimseler itibar görecek, söz ve hüküm onlarda olacak.
8. Kumar, fal ve oyun âletleri çok artıp revaç bulacak, vaktin nasıl geçtiği fark edilmeyecek.
9. İsraf artacak, dünyâ mal ve menfaati âhıret seâdetine tercih edilir hâle gelecek.
b. Büyük Alâmetler:
1. Kırk gün sürecek bir duman zuhûr etmesi,
2. Deccâl’ın çıkması,
3. Dâbbetü’l-arz denilen bir hayvanın çıkması,
4. Güneş’in batıdan doğması,
5. Ye’cüc ve Me’cüc’ün dünyâya yayılması,
6. Hazret-i Îsâ’nın yeryüzüne inmesi,
7. Hicâz’dan kuvvetli bir ateşin zuhûru,
8. Doğu, batı ve Arap yarımadasında olmak üzere üç hasef, yâni yer batmasının meydana gelmesi.
Kıyâmetin kopuşu İsrâfîl -aleyhisselâm-’ın Sûr’a üflemesiyle olacak ve diriliş de ikinci sûr ile gerçekleşecektir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Sûr’a üflenince Allâh’ın diledikleri müstesnâ göklerde ve yerde ne varsa hepsi düşüp ölür. Sonra Sûr’a bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakışıp dururlar…” (ez-Zümer, 68)
Bu umûmî malumâtın yanında Sûr’a üfürülmesi husûsunda bir tasnîf daha vardır ki, buna göre Sûr’a üç defa üfürülecektir:
1. Nefhatü’l-fezâ: Tüm dünyâ donup kalacak.
2. Nefhatü’s-sâika: Her şey helâk olacak, böylece hiçbir tümsek kalmayacak, yeryüzü dümdüz hâle gelecek ve Samed olan Allâh’tan başka her şey helâk olacaktır.
3. Nefhatü kıyâm-ı Rabbi’l-âlemîn: Allâh Teâlâ «Kalkın!» diye mahlukâtına nidâ edecek ve herkes ayağa kalkacaktır. (Tefhîm, IV, 591)
Allâh Teâlâ buyurur:
“(Son) Sûr’a üflenince, kabirlerinden Rablerine koşarak çıkarlar. «Vah hâlimize! Bizi uykumuzdan kim kaldırdı?» derler. Onlara: «İşte Rahman olan Allâh’ın vâdettiği budur, peygamberler doğru söylemişlerdi.» denir.” (Yâsin, 51-52)
Bazı zevâtın beyanına göre de, her ne kadar ehl-i küfür ve isyân, kabirlerinde muazzeb olacaklarsa da bu azap, cehennem azabına nazaran pek hafif görüleceği cihetle kabirdeki vaziyet, bir uyku vaziyeti gibi sayılarak bundan ayrılıp da öyle müthiş bir azaba tutulacaklar ki;
«Yâ veylenâ/vah hâlimize!» diye feryâd ve figâna başlayacaklardır. (Bilmen, Tefsir, VI, 2943)
«Yâ veylenâ/vah hâlimize!» sözünü, azâba giriftâr olanlar söyleyeceklerdir. Rivâyete göre birinci ile ikinci nefha arasında kırk sene içinde kabir azabı kaldırılacak, ölüler uykuya dalmış gibi bir hâlde bulunacaklardır. Bu sebeple kıyâmet sabahı dirilip cehennem azabına mâruz kalacaklarını anlayınca, feryad ü figâna başlayacaklar ve:
“Bizi uykumuzdan kim kaldırdı?” diyecekler.
Dolayısıyla burada unutulmaması gereken husus, kıyâmetin ne zaman kopacağı değil herkesin kendi kıyâmeti olan ölüme ve ölüm ötesine hazır olup olmayacağıdır.
Dünyâ, aldatıcı bir serâp, âhıret ise ölümsüz bir hayattır. Kıyâmetimiz olan ölüm gelmeden evvel uyanalım ki çâresiz bir nedâmete dûçâr olanlardan olmayalım. Zîrâ her fânînin meçhûl bir zaman ve mekânda Azrâil’le karşılaşacağı muhakkaktır. Ölümden kaçılacak hiçbir yer yoktur. O hâlde insan:
“(Vakit kaybetmeden) Allâh’a koşun…” (ez-Zâriyât, 50) sırrından nasîb alarak rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak kabûl etmelidir.
Has kullar, gün bugündür deyip kendi kıyâmeti kopmadan evvel âhıret tedâriğini görenlerdir ki, o dehşetli kıyâmet gününde böyleleri için ne bir hüzün, ne de bir korku vardır.
Bu hususta son sözü Yûnus’un ilticâsına bırakalım:
İlâhî cennet evine,
Girenlerden eyle bizi!
Varıp anda cemâlini,
Görenlerden eyle bizi!
