Mîzânda En Ağır Kelime
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdu:
“Allâh, şüphesiz kıyamet gününde ümmetimden bir şahsı ortaya çıkartacak, sonra herkesin gözü önünde herbiri gözün görebildiği kadar büyük olan tam doksan dokuz dosya açılacak ve sonra şöyle diyecek:
«–Bunlardan bir şeyi inkâr edebilir misin? Yazıcı ve koruyucu meleklerim sana haksızlık mı ettiler?»
«–Hayır yâ Rabbî!» diyecek.
Allâh:
«–Evet, katımızda senin sevabın vardır. Bugün sana hiçbir haksızlık yapılmayacaktır.» diyecek ve ona içinde:
yazılı bulunan bir kağıt çıkartılacak ve:
«–Haydi Mîzân’a hazırlan!» diyecek.
«–Yâ Rabbî! Bu kadar dosyaların yanında bu kağıt neye yarar ki?» der demez, kendisine şöyle denilecek:
«–Sen bugün haksızlığa uğratılmayacaksın.»
Terâzînin bir kefesine siciller, diğer kefesine de şehâdet kelimesini hâvî olan kağıt konacaktır. Kağıt, kitablara ağır gelecektir. Çünkü Allâh’ın ismini hiçbir şey tartamaz.” (Tirmizî)
Bu itibarla hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki:
“Zikrin en fazîletlisi «»dır ve duâların en fazî-
letlisi de «»dır.” (İbn-i Mâce, Edeb, 55; Tirmizî, Nesâî)
Çünkü kelime-i tevhîd, îmânın köküdür. Ne kadar çok söylenirse, îmân o kadar sağlamlaşır ve kemâle erer.
Hadîs-i şerîfte buyurulur:
“Mûsâ -aleyhisselâm-:
«–Yâ Rabbî! Bana bir şey öğret de onunla seni zikredeyim, onunla sana duâ edeyim.» dedi.
Allâh Teâlâ:
«– de!» buyurdu.
Mûsâ -aleyhisselâm-:
«–Yâ Rabbî! Bunu bütün kulların söylüyor.» dedi.
Allâh Teâlâ yine:
«– de!» buyurdu.
Mûsâ -aleyhisselâm- ise:
«–Yâ Rabbî! Ben kendime mahsus bir şey bildirmeni istiyorum.” dedi.
Bunun üzerine Allâh Teâlâ:
«–Ey Mûsâ! Yedi kat gök ve yedi kat yer, terâzînin bir ke-
fesine konsa ve bir kefesine konsa, onlardan daha ağır gelir.» buyurdu.”
(Nesâî)
Hazret-i Süleyman, cinler ve insanlardan müteşekkil muhteşem ordusuyla bir mahalden geçiyordu. Orada bir karınca vâdîsi vardı. Karıncaların reisi, Hazret-i Süleyman ve ordusunu görünce:
“–Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!” dedi.
“Hazret-i Süleyman’ın saltanatı, çok büyük bir saltanattır; çiğnenirsiniz! Yuvalarınıza çekilin!” dedi.
İlâhî bir ikrâm olarak hayvanâtın lisânını da bilen Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm- bu sözleri duydu ve şöyle dedi:
“–Hayır, benim saltanatım geçicidir! Benim dünyevî hayatım da hudutludur. Bir kelime-i tevhîdin getirdiği seâdet ise sonsuzdur!”
Kelime-i tevhîdi toplu zikir husûsunda ise, Taberânî ve İmâm Ahmed’in, Şeddâd bin Evs’ten rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîf zikredilir:
Birgün Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ashâb-ı kirâmı toplayarak:
“–Aranızda garîb var mı?” diye sorarlar.
(Burada garîb, hıristiyan ve yahûdîler mânâsınadır.) Ashâb-ı kirâm:
“–Yoktur yâ Rasûlallâh!” derler.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, kapıların kapatılmasını emreder ve şöyle buyururlar:
“–Ellerinizi kaldırın ve diyerek zikredin!”
Bundan sonra Şeddâd bin Evs -radıyallâhü anh-, zikir meclisinin devâmını şu şekilde anlatır:
“ diyerek zikrettik. Müteâkıben Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- şöyle duâ etti:
«–Allâh’ım! Beni bu cümle için peygamber olarak gönderdin. Onu söylemeyi bana emrettin. Onun söylenmesi üzerine bana cenneti va’d buyurdun. Sen va’dinden dönmezsin!»”
Daha sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ashâba şöyle buyurdu:
“–Dikkat edin, sizi sevindireceğim! Sevinin; Allâh sizi bağışladı.” (Ahmed bin Hanbel, Taberânî)
Bir başka hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur:
“, Allâh katında pek değerli bir kelimedir. Allâh katındaki yeri pek büyüktür. Kim tam bir ihlâs ve sadâkat içinde onu söylerse, Allâh onu cennete koyar. Kim de onu dıştan inanmayarak söylerse, kanı korunur, malı da korunur. Lâkin yarın Allâh’a kavuştuğunda hesâbı görülür.”
(Cem’u’l-Fevâid, I, 23)
Yine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Ardınızda olanlara müjdeleyin! Müjdeleyin! Kim cân ü
gönülden tam bir sadâkat içinde diyerek şehâdette bulunursa, cennete gider.” (Cem’u’l-Fevâid, I, 18)
diyen kimsenin kalbini ilâhlardan, yâni kendisini gaflete götüren menfî ve nefsânî temâyüllerden uzaklaştırması zarûrîdir. Tâ ki kalb, yalnız Allâh Teâlâ’nın nûru ile dolsun. Kâinâttaki ilâhî tanzîm, esrâr, hikmet ve kudret akışlarına karşı kalb uyansın. Rabbin azametini ve kendi hiçliğini tefekkür etsin.. Bu hususta ifade buyurulan:
“Nefsini bilen Rabbini bilir.” sırrından nasîb alabilmek pek mühimdir.
Cenâb-ı Hakk’ın nazarı, kendisi ile dolu olan kalbe âiddir. Bir derviş, Bâyezîd-i Bestâmî’ye geldi:
“–Bana, beni Allâh’a yaklaştıracak bir amel tavsiye et!” dedi.
Bâyezid -kuddise sirruh-, ona şu öğütte bulundu:
“–Allâh’ın velî kullarını sev! Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allâh Teâlâ, her gün o âriflerin kalplerine 360 defa nazar eder. Bu nazarlar esnâsında seni de orada bulsun!..”
