IV. PEYGAMBERLERE ÎMÂN
Peygamberler, hidâyet rehberleridirler.
İnsanoğlu kendi başına sırât-ı müstakîmde dosdoğru yürümek husûsunda za’fiyet gösterip nice hatâlara düşmeye müsâid bir varlık olduğundan Cenâb-ı Hakk, onu kendi fazlından peygamberler ile takviyelendirmiştir. Böylece Allâh Teâlâ insana kitaplar ve peygamberleri ile mes’ûliyet sınırlarını bildirdikten sonra onu mükellef kılmış ve böyle bir lutuftan hiçbir kavmi istisnâ etmemiştir.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ
“Andolsun ki, her ümmete: «Allâh’a kulluk edin, azdırıcılardan kaçının!» diyen bir peygamber göndermişizdir…” (en-Nahl, 36)
Dînin gâyesi, nefsânî ve rûhânî temâyüller olmak üzere muhtelif zıd tecellîlere mazhar olan insandaki nefsânî menfîlikleri âdetâ yok edercesine asgarîye indirmek, buna mukâbil nûrânî vasıfları da zirveye ulaştırmaktır. Ancak bu gâyenin gerçekleşebilmesi için insanın müşahhas bir misâle, yâni “üsve-i hasene” diye tâbir olunan en güzel bir örneğe ihtiyacı mutlaktır. Peygamberlerin gönderilmesindeki hikmetlerden biri de, onların, insanlar için tâbî olunacak mükemmel bir nümûne-i imtisâl olmaları keyfiyetidir.
Allâh Teâlâ buyurur:
“Biz hiçbir rasûlü, Allâh’ın izniyle itâat edilmekten başka bir gâye ile göndermedik…” (en-Nisâ, 64)
Bu keyfiyet, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’de bir zirve teşkîl etmiş ve bunun için Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:
“Andolsun ki, Rasûlullâh’ta sizin için, Allâh’a ve âhıret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için bir «üsve-i hasene» vardır.” (el-Ahzâb, 21)
Bu itibarla bütün insanlar Allâh’a îmân ve kulluktan mes’ûldürler. Bu mes’ûliyetin kâmil mânâda tahakkuku için Cenâb-ı Hakk, cennetle teminat altında oldukları hâlde peygamberleri de teblîğ vazîfeleri dolayısıyla mes’ûl tutmuş ve her iki tarafın da âhırette hesâb vereceğini bildirmiştir. Âyet-i kerîmede buyurur:
“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri sorguya çekeceğimiz gibi, gönderilen peygamberlere de mutlaka soracağız.” (el-Âraf, 6)
İşte bu mes’ûliyetin idrâk ve şuûruyla Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, vedâ hutbesinde yüzbinleri aşan sahâbe topluluğuna sordular:
“Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar; ne diyeceksiniz?”
Bütün ashâb-ı kirâm:
“«–Allâh’ın elçiliğini îfâ ettin; vazîfeni yerine getirdin, bize vasıyyet ve nasîhatte bulundun!» diye şehâdet ederiz!” dediler.
Bu şehâdetin ardından Varlık Nûru, dîni teblîğ ettiğine dâir:
“Ashâbım! Teblîğ ettim mi?..
Teblîğ ettim mi?..
Teblîğ ettim mi?..”
diyerek üç defa tasdîk aldı. Sonra ellerini semâya kaldırarak Cenâb-ı Hakk’ın şehâdetini diledi:
“Şâhid ol yâ Rabb!..
Şâhid ol yâ Rabb!..
Şâhid ol yâ Rabb!..” (Buhârî, İlim, 37)
Her kavme bir peygamber gönderilmesi hakîkatine binâen peygamberler, isimleri Kur’ân-ı Kerîm’de geçenlerden ibaret değildir. Cenâb-ı Hakk buyurur:
“(Ey Rasûlüm!) Peygamberlerin bir kısmını bundan önce sana haber verdik, bir kısmını da haber vermedik.” (en-Nisâ, 164)
Rivayetlere nazaran 124 bin veya 224 bin peygamber gönderilmiştir. Bunlardan kimine müstakil bir şerîat verilmiş, kimi de evvelki peygamberin şerîatini devam ettirmiştir.
Peygamberler başlıca şu üç vazîfe ile gönderilmişlerdir:
1. Allâh’ın âyetlerini okumak,
2. Kötülüklerden arındırmak (nefsi tezkiye),
3. Kitap ve hikmeti tâlim ile beşeriyyeti sırât-ı müstakîme yönlendirmek.
Peygamberlerin varlığı, bizim varlığımızın temelini oluşturur. Onlar, yüz binlerce muhtelif şahsı üsve-i hasene olarak ifade edilen örnek şahsiyetleri ile mezcederek âdetâ tek bir varlık hâline getirirler ve insanların rûhlarını tek bir âhengin huzurlu akışı içinde vâsıl-ı ilâllâh eylerler.
Peygamberler, istihkâk ile değil, ilâhî tayinle vazîfelendirilmişlerdir. Dolayısıyla onlar, Allâh tarafından verilmiş farklı husûsiyetleri hâizdir. Peygamberlere îmân, bu husûsiyetler çerçevesinde tamamlanır:
Sıdk: Peygamberler söz ve fiillerinde dâima doğruluk üzerindedirler. Söz ve fiilleri birbirlerinin aynası durumundadır. Onların yalan söylemeleri muhâldir. Onların doğrulukları kendilerine îmân etmeyenler tarafından dahî tasdik edilmiş bir yüceliktedir. İşte bunun sayısız misâllerinden birkaçı:
Bizans imparatoru Herakliyüs, Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz hakkında malumat edinmek için henüz îmân etmemiş olan Ebû Süfyân’a yönelttiği suâllerden biri olarak:
“–Hiç sözünde durmadığı oldu mu?” diye sordu.
O sıralar Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e muhâlif olmasına rağmen Ebû Süfyân’ın verdiği cevap:
“–Hayır! O, verdiği her sözü tutar!” ifadesinden ibaret oldu.
Mekke müşriklerinden Ubey bin Halef isimli bir şahıs da, İslâm’ın en azılı düşmanlarındandı. Hicretten evvel Âlemlerin Efendisi -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e:
“–Bir at besliyorum; ona en iyi şeyleri yediriyorum. Ona binerek birgün seni öldüreceğim.” derdi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de bir defasında ona:
“–İnşâallâh ben seni öldüreceğim!” şeklinde mukâbele etti.
Uhud harbi günü bu ahmak müşrik, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i arıyor ve şöyle diyordu:
“–Eğer bugün o kurtulursa, benim işim bitik demektir!”
Bu düşünceyle Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e saldırmak için yakınına kadar geldi. Sahâbe-i kirâm da, henüz uzaktayken onun başını uçurmak istediler. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“–Bırakın gelsin!” buyurdu.
Ubey bin Halef yaklaşınca Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, sahâbenin birinin elinden mızrağını alarak ona fırlattı. Mızrak Ubey’in boynunu hafifçe sıyırdı, fakat o, bu kadarcıkla bile atından düştü; birkaç kere takla attı ve canhıraş bir şekilde koşarak kendi tarafına kaçtı. Bir yandan koşuyor, bir yandan gözleri yuvalarından fırlamış bir hâlde bağırıyordu:
“–Yemîn ederim ki, Muhammed beni öldürdü!..”
Yanına gelip yarasına bakan müşrikler:
“–Bu basit bir sıyrık!” dediler.
Fakat o teskin olmadı ve şöyle dedi:
“–Muhammed bana Mekke’de iken: «Ben seni kesinlikle öldüreceğim!» demişti. Yemîn ederim ki, eğer o bana bir tükrük de atsa, ben yine ölürüm!..”
Ardından bağırmasına devam etti. Sesi, sanki bir öküzün böğürmesi gibi çıkıyordu. Ebû Süfyan:
“–Şu küçücük sıyrığa bu kadar bağırılır mı?” diye onu ayıpladığında Übey, ona da şöyle dedi:
“–Sen biliyor musun, bu sıyrığı kim yaptı? Bu, Muhammed’in açtığı bir yaradır. Lât ve Uzza’ya yemîn ederim ki, bu yaradan duyduğum acıyı bütün Hicaz halkına dağıtsalar, hepsi de yok olur. Muhammed bana Mekke’de: «Ben seni kesinlikle öldüreceğim!» demişti. Ben tâ o zaman O’nun eliyle öldürüleceğimi ve O’ndan kurtulamayacağımı anlamıştım. O, bunu dedikten sonra bana bir tükrük dahî atsa, ben o yüzden ölürüm.”
Nihâyet bir Peygamber düşmanı olan Übey, Mekke’ye ulaşmadan bir gün önce yolda öldü.
Bu hâdise, ne kadar ibretle doludur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i yakından tanıyan azılı bir müşrik bile, O’nun sözünün ne kadar kuvvetli ve hak olduğuna inanıyor.
Emânet: Peygamberler beşeriyyetin en emîn kimseleridir. Ehl-i îmân olmayanlar bile onlara sonsuz bir güven içindedirler. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hakkında söylenen Muhammedü’l-Emîn tabiri müşriklerin de dillerinden düşmez ve onlar emanetlerini kendi yandaşlarına değil Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e teslîm ederlerdi. Hattâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hicret edeceği zaman dahî üzerinde müşriklerin birtakım emanetleri vardı. Ve ölüm tehlikesine rağmen Hazret-i Alî’yi Mekke’de bırakıp onları sahiplerine teslîm ettirmişti.
Fetânet: İnsanlar içinde her bakımdan bilhassa akıllı ve uyanıklık açısından en üst derecededirler. Onlar, kuvvetli bir hâfıza, yüksek bir mantık ve iknâ kabiliyetine sahiptirler. Bu sıfat bütün peygamberlerde farklı farklı tezâhür etmiş, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ise bütün hayatı bu tezâhürlerle geçmiştir:
Bi’setten evvel bir sel baskınında zarar gören Kâbe, Mekke’deki kabîleler tarafından tamir edilmişti. Fakat Hacer-i Esved’i yerine koyma meselesinde herkesin bu şerefli vazîfeye tâlib olması sebebiyle kabîleler arasında büyük bir ihtilâf doğdu. Tartışmalar, işi kavga ve kanla halletme yönünde gelişirken içlerinden biri:
“–Bırakın mücâdeleyi! Mâdem şu mes’eleyi aramızda halledemedik, Harem kapısından ilk gelecek zâtı aramızda hakem tâyin edelim. Hükmüne de râzı olalım!” teklifinde bulundu.
Tam o esnâda Harem kapısında Âlemlerin Efendisi göründü. Bunun üzerine herkesin yüzünü tatlı bir tebessüm kapladı. Çünkü gelen Muhammedü’l-Emîn’di.
Mes’ele kendisine anlatılan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, her kabîleden bir kişi seçti ve ridâsını çıkarıp yere yaydı. Sonra Hacer-i Esved’i ridâsının üzerine koydurup seçtiği kişilerin her birine bir ucundan tutturdu. Mübârek taşı birlikte taşıttı. Sonra da mübârek elleriyle yerine koydu. Böylece eşsiz bir basîret ve firâset bereketi sergileyerek kabîleler arası çıkabilecek muhtemel bir kavgayı önledi.
Diğer taraftan O’nun İslâm yolunda yaptığı muhârebelerde gösterdiği dirâyet, barış antlaşmalarında bilhassa Hudeybiye’de ortaya koyduğu firâset, Mekke fethinde, Huneyn’de, Tâif’te izlediği hârikulâde metod ve gösterdiği adâlet hiçbir beşerin ulaşamayacağı kabîlden yüce ve ulvî olmuştur.
Tebliğ: İlâhî emirleri dosdoğru olarak emredildikleri şekilde insanlara bildirirler. Onların tebliğlerinde kendilerinden ne ilâve ne de eksiklik vardır.
İsmet: Gizli ve âşikâr her türlü mâsiyet ve günâh işlemekten uzaktırlar. Ancak onların da; acziyeti tatmaları ve beşer oldukları unutulup kendilerine ulûhiyet izâfe edilmemesi açısından bazen “zelle” dediğimiz gayr-i irâdî beşerî tezâhürleri olmuştur. Zîrâ onlar, örnek alınabilmesi mümkün olacak davranışlar sergilemek durumundadır. Aksi hâlde insanlar, peygamberlerin emrettikleri bizim tâkatimizin üstündedir diyerek ilâhî emir ve nehiyleri edâya mazeret üstüne mazeret ortaya koyarlardı. Bu hakîkati göz önünde bulundurmayarak peygamberlerin meleklerden olmasını düşünen gâfiller de çıkmış ve bunlara âyet-i kerîme şöyle cevap vermiştir:
“(Ey Rasûlüm! Onlara) de ki: Eğer yeryüzünde yaşayıp huzur içinde dolaşanlar melekler olsaydı, şüphesiz biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik.” (el-İsrâ, 95)
“Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer ceset (melek) olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.” (el-Enbiyâ,
Peygamberlerin bu beş sıfatı dışında yalnız Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e âid üç büyük sıfat daha vardır ki şunlardır:
1. Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Habîbullâh’tır, bütün peygamberlerden efdaldir ve O, insanlığın en şereflisidir. Şâir Necip Fazıl, O’nu kısaca şöyle tasvîr eder:
Itrını süzmüş ezel,
Bal sensin varlık petek…
2. Bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir. Yâni Rasûlü’s-sekaleyn’dir. Getirdiği dîn, kıyâmete kadar bakîdir. Diğer peygamberler ise geçici bir zaman için ve belli bir kavme gönderilmişlerdir. Bu itibarla her peygamberin mûcizesi kendi zamanına münhasırken Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mûcizeleri bütün zamanlara şâmildir. Bilhassa Kur’ân-ı Kerîm O’na verilen en büyük mûcize olarak kıyâmete kadar cârîdir.
3. Hâtemü’l-enbiyâ, yâni peygamberlerin sonuncusudur. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:
“Ben, Âdem su ile toprak arasında iken nebî idim.” (Keşfu’l-Hafâ, II, s. 132) beyânı vechile O, ins ü cin âlemine peygamber olarak gönderilişiyle en son olmasına mukâbil yaratılış bakımından “ilk”tir.
Bunlardan ayrı olarak bir de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e kıyâmet günü için makâm-ı mahmûd ve şefâat-i uzmâ bahşedilmiştir. Bu sebeple o merhamet peygamberi, mahşerde ümmetin günâhkârlarına şefâat edecek ve bu şefâati de makbûl olacaktır. Âyet-i kerîmede buyurulan:
“… Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allâh’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi Allâh’ı ziyadesiyle afvedici, esirgeyici bulurlardı.” (en-Nisâ, 64)
şeklindeki hakîkat de, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ümmetinin afvı husûsunda şefâat ve istiğfârda bulunmasının ne kadar ehemmiyetli ve müessir olduğunun âdetâ vaad ve müjde kabîlinden ilâhî bir ifâdesidir.
Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in şu beyânı da gönüllere ümîd ve rahmet ilkâ eden müstesnâ bir müjde-i peygamberîdir:
“Kıyamet günü olunca insanlar birbirlerine karışırlar. Âdem -aleyhisselâm-’a gelirler. Ona:
«–Bize Rabbin katında şefâat eyle!» derler.
O:
«–Ben bu durumda değilim; ancak siz İbrahim’e gidiniz! O Rahmân’ın yakın dostudur..» der.
İbrahim -aleyhisselâm-’a gelirler. O da:
«–Ben bu durumda değilim; ama siz Mûsâ’ya gidin! O Allâh’la konuşandır..» der.
Mûsâ -aleyhisselâm-’a gelirler: O da:
«–Ben bu durumda değilim, ancak siz Îsâ’ya gidin! O Allâh’ın rûhu ve kelimesidir…» der.
Îsâ -aleyhisselâm-’a gelirler. O da:
«–Ben bu durumda değilim, ancak siz Muhammed -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e gidin!» der.
Bana gelirler. Ben de:
«–Evet bana bu mevki bahşedilmiştir.» derim.
Sonra Rabbimin huzûruna çıkmak üzere izin isterim. İzin verilir. O vakit bana şu anda bilmediğim birtakım hamd sözleri ilhâm edilir; bu hamd sözleri ile Rabbime hamdederim. O’na secde ederim. (O esnâda bana):
«Ey Muhammed, başını kaldır! Söyle; söylediğin dinlenecek! İste; istediğin verilecek! Şefâatte bulun; şefâatin kabul edilecek!» denilir.
Ben:
«Ey Rabbim! Ümmetimi istiyorum, ümmetimi istiyorum!..» derim.
Hakk Teâlâ:
«Ey Muhammed! Çık, kalbinde bir arpa tanesi ağırlığınca îmânı bulunan herkesi oradan (yâni cehennemden) çıkar!» diye buyurur.
Ben de çıkar ve bildirileni yaparım. Sonra tekrar döner, aynı hamd sözleriyle O’na hamdederim. Sonra secdeye kapanırım. (Tekrar):
«Ey Muhammed, başını kaldır! Söyle; söylediğin dinlenecek! İste; istediğin verilecek! Şefâatte bulun; şefâatin kabul edilecek!» denilir.
Ben (yine):
«Ey Rabbim! Ümmetimi istiyorum, ümmetimi istiyorum!..» derim.
Hakk Teâlâ:
«Çık, kalbinde zerre miktarınca yahut hardal tanesi büyüklüğünde îmân bulunan herkesi oradan (cehennemden) çıkar!» diye buyurur.
Ben de çıkar, söyleneni yaparım. Sonra yine dönerim, aynı hamd sözleriyle O’na hamdederim. Sonra secdeye kapanırım. Hakk Teâlâ (tekrar):
«Ey Muhammed, başını kaldır! Söyle; söylediğin dinlenecek! İste; istediğin verilecek! Şefâatte bulun; şefâatin kabul edilecek!» diye buyurur.
Ben (yine):
«Ey Rabbim! Ümmetimi istiyorum, ümmetimi istiyorum!..» derim.
Hakk Celle ve Alâ:
«Çık, kalbinde bir hardal tanesinden çok daha küçük miktarda îmân bulunan herkesi cehennemden çıkar!» diye buyurur.
Ben de çıkar bunu yaparım. Sonra dördüncü kez dönerim, aynı hamd sözleriyle O’na hamdederim. Sonra O’na secdeye kapanırım. (Tekrar):
«Ey Muhammed, başını kaldır! Söyle; söylediğin dinlenecek! İste; istediğin verilecek! Şefâatte bulun; şefâatin kabul edilecek!» denilir.
Ben (bu defa):
«Ey Rabbim! Lâ ilâhe illallâh/Allâh’tan başka ilâh yoktur diyen herkes için bana izin ver!..» derim.
Hak Teala:
«İzzetime, celâlime, yüceliğime ve büyüklüğüme yemîn olsun ki, Allâh’tan başka ilâh yoktur diyen herkesi oradan (cehennemden) çıkaracağım!» buyurur.” (Buhârî, Tevhîd, 36)
Hâsılı peygamberler, saydığımız üstün sıfatlar ile insanlığın hidâyet rehberleri olmuş ve ümmetlerine, onlara îmân edip tâbî olmaları emredilmiştir. Allâh Teâlâ buyurur:
“(Ey mü’minler!) «Biz, Allâh’a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve esbâta indirilene, Mûsâ ve Îsâ’ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allâh’a teslim olduk.» deyin.” (el-Bakara, 136)
“İşte o peygamberler Allâh’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna tâbî ol…” (el-En’âm, 90)
Bu emr-i ilâhîye riâyet edenler, dünyâ ve âhırette seâdet ve selâmet içinde olurlar. Onların her iki cihânda da makâm ve dereceleri âlîdir. Allâh Teâlâ buyurur:
“Kim Allâh’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine lutuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel dostturlar!” (en-Nisâ, 69)
Bu hâlin aksine hareket edenler de iki cihan bedbahtı olarak ebediyyen hüsrânda kalırlar:
“… Yeryüzünde gezin; peygamberleri yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğunu görün!” (en-Nahl, 36)
“… Kim Allâh’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkar ederse tam mânâsıyla sapıtmıştır.” (en-Nisâ, 136)
Gerçekten de tarih boyunca dünyânın fânî yaldızlarına aldanan nice gâfiller, peygamberlerin açtığı nûrlu ufuklardan ayrılmışlar, ebediyyet bedbahtlığının korkunç enkâzı hâline gelmişlerdir. Toplumlarını da vîrâneye çevirmişlerdir. Onlar, sefâletlerini seâdet zannetmenin hüsrânına uğramışlar, yaratılış hikmetini ve esrârını kavrayamayıp hayvanların hayatlarını taklîd etmişler ve neticede ilâhî gazablara dûçâr olarak helâk olmuşlardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulur:
“Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emâresi) hissediyor veya onlara âid cılız bir ses işitiyor musun?” (Meryem, 98)
“Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların îmâr ettiklerinden daha çok îmâr etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zâten Allâh, onlara zulmedecek değildi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” (er-Rûm, 9)
Geçmişten geleceğe sayısız ilâhî işâret, tebliğ ve îkâzlara rağmen îmânsızlıkta ısrar eden böylesi gâfiller hakkında Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:
“… İnanmayan millet, rahmetten ırak olsun!” (el-Mü’minûn, 44)
Hâsılı peygamberlerin hepsi de vahdâniyet esası üzerinde insanlığa rehberlik etmiş mübârek birer şahsiyettirler. Onlardan Kur’ân’la sâbit olmuş herhangi birinin nübüvvetini inkâr, insanı îmân dâiresinden çıkarır. Meselâ bir insan Hazret-i Îsâ’nın nübüvvetini inkâr etse mü’min olamaz. Zîrâ bütün peygamberler hep aynı esasları tebliğ etmişler ve bu sebeple onların tebliğâtında ifâdesini bulan dîn hep İslâm olmuştur. Âhirzaman peygamberi bütün peygamberlerin seyyididir. Âhırette “livâü’l-hamd” isimli sancağı altında bütün ümmetini toplayacaktır. Bu kalabalık içinde daha önceki peygamberler de kendilerine îmân etmiş ve doğru yolu tutmuş olanların başında bulunarak bu sancağın altında yer alacaklardır. Yâni her peygamber, tebliğleri hükümden kaldırılıncaya kadar ona inanmış ve arkasından yürümüş olanların teşkil ettikleri bir toplulukla “ümmet-i Muhammed” içinde bulunacaklardır.
“Bütün peygamberlere selâm olsun!”
“Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamdolsun.” (es-Sâffât, 181-182)
