İÇİNDEKİLER
ARAMA:

İki Veche

Kelime-i şehâdet, iki vechelidir. Birincisi tevhîd, yâni Cenâb-ı Allâh’ın varlığı ve birliğine îmân; ikincisi de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in kulluk ve risâletini tasdîktir.

Îmân, bu iki vechenin gönülde bir bütün hâlinde yerleşmesi neticesinde tahakkuk eder. Bu itibarla ne yalnız Allâh Teâlâ’ya îmân kâfîdir, ne de rasûlüne. Bu hususta gaflet edilmemeli ve Allâh’a îmânla birlikte Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e îmânın ehemmiyeti lâyıkıyla kavranmalıdır.

Bu husustaki muhtelif âyetlerden birinde misâl olarak buyurulur:

وَمَن يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا

“Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itâat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (el-Ahzâb, 71)

Zîrâ ilâhî muhabbet sâikıyla yaratılan kâinâtın ve onun özü durumundaki insanın aslî cevherini Muhammedî nûr teşkîl eder.

Bu cihetle hakîkat-i Muhammediyye, muhabbet saltanatının zuhûr aynasıdır. Varlığı gölgesine alan muhabbet nûru, semânın ve yeryüzünün teşekkülüne vesîle olmuştur. Allâh Teâlâ, O’na «Habîbim» buyurmuş, böylece O, bütün mahlukâta zirve teşkîl etmiştir. Hem öyle bir zirve ki, Cenâb-ı Hakk, O’nun ism-i şerîfini tâ ezelde kendi ism-i şerîfiyle beraber zikretmiş ve levh-i mahfûza:

«»

şeklinde nakşetmiştir.

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı da, cennette işlediği zelleden ötürü dünyâya indirdikten sonra onun semâda bu yazıyı görüp de Hazret-i Muhammed Mustafâ hürmetine afv taleb etmesi üzerine mağfirette bulunmuş ve şöyle buyurmuştur:

Ey Âdem! O, bana mahlûkatın en sevgili olanıdır. (Duâ edeceğin zaman) O’nun hakkı için bana duâ et! (Çünkü şu an O’nun hakkı için ettiğin duâ sebebiyle) ben seni bağışladım. (Bilesin ki), şâyet Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım.” (Hâkim, Müstedrek, II, 672; Beyhakî, Delâil, V, 488-489)

Cenâb-ı Hakk, habîbine verdiği bu yüce şeref, şân ve üstünlüğü kitâb-ı ezelî ve ebedîsi olan Kur’ân’da te’kîd ederek:

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ

“Senin zikrini yükselttik!” (el-İnşirâh, 4) buyurur.

Birkısım müfessirler bunu şöyle îzâh ederler:

“Ey Rasûlüm! Tevhîd kelimesinde ben zikredildiğim zaman sen de benimle birlikte zikrediliyorsun!”

Kelime-i tevhîd zikri, “” lafzı ile başlar, yâni kalbden ilâhların evveliyetle atılması ile…

Bu hâl, âyet-i kerîmede:

(Ey Peygamber!) Hevâ ve hevesini ilâh edineni gördün mü? Artık sen onlara vekil değilsin!” (el-Furkan, 43) şeklinde buyurulan tehlikeden gönlü vikâyedir.

Bundan sonra, yâni hevâ, heves ve mecâzî ilâhlardan

kalbi boşaltıp temizlemenin ardından “” lafzı gelir. Bu da, bütün mâsivâdan arındırılan gönül sarayını Cenâb-ı Hakk’ın vahdet nûruyla doldurmaktır.

Tevhîdin devamında terennüm edilen “” da, Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbetini kalbdeki yerine yerleştirmektir. Bu yüce esrâra muvaffak olan her samîmî gönül, O’nun yanık bir âşığı olur ve O vuslat kılavuzunun parlak kandilinin nûru altında aşk istidadı nisbetinde muhabbet ve istikâmet üzre bir hayat yaşayarak ebedî seâdete erenlerin kervanına katılır.

Bunun içindir ki kelime-i şehâdet, yâni Allâh’ın birliğini ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in O’nun kulu ve rasûlü olduğunu ifâde, bir kulun îmân ehlinden olabilmesi için kalb ile tasdîk ve dil ile ikrâr edeceği ilk cümle ve İslâm’ın ilk şartıdır.

Rabbimiz; kâinâtı, Kur’ân’ı ve insanı kudsî esmâ ve sıfatlarının muktezâsı üzere yaratmış ve onu yine ilâhî nizâm, tanzîm ve kudret akışları ile donatmıştır. İnce bir tertip, pek güzel bir nizam içinde nûrânî akislerle ezelden ebede kadar akıp giden bu varlık âlemi, muazzam bir tevhîd mektebi olarak meydana gelmiştir. Bu tevhîd mektebinin umûmî girişinde yerlerde ve göklerde her zerrede:

 

levhası asılıdır. O’nu zikretmeyen, O’ndaki kudret akışlarını aksettirmeyen hiçbir zerre yoktur.

Yaratan ile yaratılanlar arasında bir bağlılık ve âşinâlık olduğundan her zerre, Hakk nûrunu içmiş; mârifetullâhtan, ilâhî muhabbet ve câzibeden iktidarı ve istîdâdı kadar nasîb almıştır. Bu hususta en yüksek ve geniş pay da insana müyesserdir. Zîrâ o, varlığın kemâl mertebesine namzettir.

İnsan, muazzam ilâhî bilgiler ve lâhûtî hakîkatlerle techîz ve tezyîn edilmiştir. Onun varlık hamuru, dînî neş’elerle yoğrulmuştur. Bundan dolayı Allâh îtikâdı, beşeriyetle başlamıştır ve kâhir ekseriyetle akıp gidecek, kıyamete kadar devam edecektir. Tevhîd akışları durmayacak ve bir ebediyyet mecrâı takip edecektir. Ancak ateistlik (dinsizlik) musîbeti ise, aklî ve hissî muvâzenesi şehvet ve hevesât içinde evhâm ve hayâlât mücâdelesi ile bozulmuş olan birkaç alık ve abus materyalistte kalır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

“…Kâfirler istemese de Allâh nûrunu tamamlayacaktır.” (et-Tevbe, 32)

Zikir cevheri, kalb mekânında tecellî ederse, kulluk Cenâb-ı Hakk’a olur:

إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ

“Allâh zikredildiği zaman kalbleri titrer! …” (el-Enfâl, 2) beyânındaki mânâ gerçekleşir. Hakîkî îmân teşekkül etmiş olur. Bunun ehemmiyetine binâen Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Elbise nasıl yıpranır ve eskirse, kalbteki îmân da öylece yıpranır ve eskir. O hâlde kelime-i tevhîd ile îmânınızı tecdîd edin!”

Zikir cevheri kalbde tecellî etmeyip dilde kalırsa, kulluk, hevâ ve hevesâta, yâni nefsânî temâyüllere olur. Cenâb-ı Hakk, bu hâle düşenler hakkında buyurur:

(Ey Peygamber!) Hevâ ve hevesini ilâh edineni gördün mü? Artık sen onlara vekil değilsin!” (el-Furkan, 43)

Demek ki kelime-i şehâdet, bizi hevâ ve heves bataklığından kurtarmalı ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ahlâkı ile ahlâklanmaya vesîle olmalıdır. Aksi hâlde onun feyz ü mükâfâtına nâiliyyet mümkün olmaz.

Rivâyet olunur ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ahlâkı ile hâllenmemiş olan bir kimse birgün rü’yâsında Âlemlerin Efendisi’ni gördü. O sirâc-ı münîr, kendisine hiç iltifat etmiyor, alâka göstermiyordu. Mahzun bir şekilde sordu:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana kırgın mısınız?”

Hayır!”

“–O hâlde niçin bana alâkasız davranıyorsunuz?”

Seni tanımıyorum ki!”

“–Nasıl olur yâ Rasûlallâh? Ben ümmetinden biriyim. Âlimler, ümmet-i Muhammed’den birini, ananın evlâdını teşhisinden daha iyi teşhis ettiğinizi söylüyorlar…”

“Doğru! Ancak ben senin üzerinde güzel ahlâkımdan bir şey görmüyorum. Ayrıca bana senden hiç salât ü selâm gelmedi. Bilesin ki ben, ümmetimden herhangi birini benim ahlâkıma büründüğü ölçüde tanırım.”

Uykudan büyük bir hüzünle uyanan o mü’min kişi, eski hâline tevbe etti ve Hazret-i Peygamber’in ahlâk-ı hamîdesine büründü. Bol bol salât ü selâmla meşgul oldu. Bir müddet sonra rü’yâsında yine Âlemlerin Efendisi’ni gördü. Bu defa Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- kendisine:

Şimdi seni tanıyorum ve senin için şefâat edeceğim…” buyurdu.

O, canlardan azîz, cânânlardan üstün, her vechile muhabbete en lâyık müstesnâ bir yaratılıştır. Gelmiş ve geleceklerin en güzeli ve fazîletlisi, insanlığa ağlayanların en merhametlisi, yegâne mürşid ve rehberdir. O ki, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşet zindanına düşenleri gözü ve gönlü yaşlı âşıklar hâline getirmiş, onlara kitâbı, sırrı ve hikmeti öğretmiştir. O’nu her şeyden üstün tutmak, emsâlsiz bir aşk ve muhabbetle sevmek, îmânın kemâlindendir. Bu muhabbetin zirvesi, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilir:

“Sizden biriniz beni, kendisinden, ana-babasından, çoluk-çocuğundan ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe hakkıyla îmân etmiş olmaz!..” (Buhârî, Îmân, 8)

Bu hadîs-i şerîf, îmânın kemâlinin Hazret-i Peygamber muhabbeti ile yeşereceği husûsunda ne güzel bir tenbîh ve îkâzdır. Bu muhabbetten uzak kalanlar için feyz ve inkişâf yolları kapalıdır. Aşk tohumu, ancak O’nun muhabbet toprağında yeşerir. Gönle bereket ve feyiz menbaı O’dur. O’nun muhabbet toprağı, nice taşlaşmış gönülleri bir mücevher saflığına, diğerleri arasında altın ve gümüş kıymetine yükseltmiştir.

Nûrunu güneşten alan ay, nasıl güneşin varlığına delîl ise, nûr-i Muhammedî ile nûrlanan peygamberler ve velîler de O’nun birer şâhididirler. Bunun içindir ki:

diyen ve bunu muhabbet ve aşkla tâ gönülden söyleyen her kalbde, aynaya ışık vurmuş gibi ilâhî bir parıltı yanar. Hattâ bazen öyle kuvvetli yanar ki, böyle gönüller, o nûrun aksinden rûhlarının târifsiz bir hazzı içinde yaşarlar.

Bu hazzı yaşayanlardan Bilâl-i Habeşî -radıyallâhü anh-’ın hâli ibretle doludur:

Bilâl -radıyallâhü anh-’ın dünyada tutunacak bir dalı, sığınacak bir yakını ve ızdırabını paylaşacak bir dostu yoktu. Sadece bir köleydi. Ama birgün geldi, îmân nûru ile şereflendi. Bundan sonra îmânı ve onu muhâfaza için yaşadığı hâller, yâni kelime-i tevhîd uğruna katlandığı ızdıraplar, kıyâmete kadar gelecek olan mü’minlere îmân mücâdelesi yolunda örnek oldu.

O, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yüzünü ve nûrunu görmüş, yanmış ve O’nun muhabbet bağına girmişti. Âdetâ bütün varlığı ile O’ndan bir parça hâline gelmişti. Ancak ilâhî nûrdan nasîbsiz olan sahibi, onu bu îmânından ötürü çölün kızgın sıcağında alevli kumların üzerine yatırarak kendisine işkenceler yaptı. Çıplak vücûdunu acımasızca kırbaçlattı. Siyah derisinden kırmızı kanlar fışkırdı. Etrafını saran gâfil kalabalık:

“–Ey pis köle! Bize dön kurtul!” dediler.

Hazret-i Bilâl ise, yatırıldığı kızgın kum deryâsında yaralı bir arslan gibi kükredi ve kelime-i tevhîdi bütün gücü ile haykırdı.

Bunun üzerine galeyâna gelen azgınlar kendisine vurmaya devam ettiler. Vurdular, vurdular… Hırslarını alamadılar ve boynuna ip bağlayıp Mekke sokaklarında sürüklediler. Bütün bunlara ve türlü türlü eziyetlere rağmen Bilâl-i Habeşî -radıyallâhü anh-, Allâh ve Rasûlü’nün muhabbet kalkanına sığınmıştı. Kendisine yapılanları âdetâ hissetmiyor, gönlü sadece muhabbetullah ve muhabbet-i Rasûlullâh ile dolup taşıyordu. Yüreği dünyâlar kadar geniş bir hâldeydi. Oysa maddî âlemde hâli perîşândı; kuru başını sokacak bir kulübesi dahî yoktu.

İşte Hazret-i Bilâl’in bu aşk ve muhabbeti, onu kölelikten gönül tahtlarındaki sultanlığa yükseltti. Âlemlerin Efendisi’nin bağrı yanık müezzini oldu. Öyle ki, son nefesinde de O’nun aşk ve muhabbeti dudaklarında tebessüm ve terennüm hâlindeydi:

“–Sevinin, sevinin!.. Ben Allâh Rasûlü’nün yanına sefer ediyorum…” dedi ve ötelere uçuverdi…

O hâlde:

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

hadîs-i şerîfinin sırrına erebilmek için ebediyyet yolunda düstûrumuz;

وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

“Peygamber size ne verirse (neyi emrederse) onu alın (harfiyyen uyun), sizi neden menederse ondan geri durun; Allâh’tan sakının, doğrusu Allâh’ın cezâlandırması çetindir.” (el-Haşr, 7)

âyet-i kerîmesinin işâret ettiği hakîkatten gerçek mânâda nasîb alabilmek olmalıdır. Zîrâ İslâm’ın ilk ana temelinin birinci kısmı olan kelime-i tevhîd, Allâh Teâlâ’ya samîmî kulluk yapmayı ihtivâ eder. İkinci kısmı olan Muhammedü’r-Rasûlullâh şehâdeti de, samîmî kulluğun gerçekleşmesi yolunda Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in rehberliğinde yürümek demektir.

Kelime-i tevhîdin kalbde mekân bulabilmesi için şu hususlar zarûrîdir:

1. Kalbin, Rabbi ile beraber olması.

Bu, ancak zikrullâh ile mümkündür. Âyet-i kerîme’de:

أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوب

“Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâh’ı anmakla mutmain olur (huzura ve doyum noktasına erer).” (er-Ra‘d, 28) buyurulur.

Kalb, sadece maddî bir vâkıa, yâni bir et parçasından ibâret değildir. O, tehassüs kâbiliyyetinin merkezidir. Bu, hissiyât ve şuûr kâbiliyetinin merkezi mânâsınadır. Âyet-i kerîmedeki zikir de, Allâh ismini sadece lafzen tekrarlamak değildir. O, sevenin sevdiğini muhabbetle yâd etmesi, gönlün Allâh idrâki ile mütehallî olmasıdır. Kalb ancak böyle tatmin olur, rikkat kazanır ve vâsıl-ı ilâllâh olma yolunda mesafe kat eder. Allâh’a ulaşmanın insana verdiği seâdet işte bu sûretle tezâhür eder.

Buna nâil gönüller, dâimâ mutlak güzelliğin, yâni ilâhî güzelliğin meftûnu olurlar. Hayrân hayrân temâşâ ettikleri bütün güzelliklerin, ancak cemâl-i ilâhîden akseden zerreler olduğunun şuûru içerisinde hep O’nun mecnûnu ve meclûbu hâlinde yaşarlar.

2. Allâh Rasûlü’ne kalbde muhabbetin artması, neticede lâyıkına muhabbet ve müstehakkına nefretin meydana gelmesi.

Sâlih bir mü’min olabilmek için muhabbet zarûrîdir. Muhabbet netîcesinde ibâdetler ve güzel ahlâk, bir lezzet ve feyz hâline gelir. Kâinâta bakış tarzı değişir. İnsan, sabah güneşin doğuşu ve akşam üzeri denizin üstünde, bulutların ardında batışı esnâsında, ufukta çizilen manzaranın ne esrârengiz olduğunu fark eder. İnsan, mâhir bir ressamın tablosuna hayran kalırken, bir günde yirmi dört saat boyunca gözünün önünde her saniye değiştirilerek çizilen muhteşem manzaralardan, oynayan kudret fırçasından, renk cümbüşlerinden neler hissetmez ki… Rengârenk menekşeler, zambaklar, güller… Şu kara topraktan nasıl bulur bu renkleri?.. Velhâsıl insan kendine ve kâinâta aşk ve muhabbet dolu bir gözle nazar ederse ilâhî heybet ve hârikaların hayreti içinde kalmaması imkânsızdır.

Îmân gibi büyük bir nîmetten sonra en büyük tahsil, insanın kendisini Allâh ve Rasûlü’nün muhabbetine ulaştıracak mânevî bir eğitime girmesidir.

3. Sâlihleri sevip onlarla hemhâl olabilmek, onların ibâdet ve muâmelâtını örnek almak.

Psikoloji ilminin ifâdesiyle; “Enerjik karakterlerde sirâyet özelliği vardır.” Yâni tıpkı bulaşıcı hastalıklar gibi hâller de sârîdir. Mâzîsi câhiliyye insanı olan ashâb, Allâh Rasûlü’nün sohbetlerinde ondan aldıkları kalbî enerji, yâni feyz ile, dünyânın en fazîletli insanları hâline geldiler.

Hattâ Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmîr bile, sâlihlerle berâber olmak hürmetine ne büyük bir mazhariyyete kavuşmuştur. Kur’ân-ı Kerîm, bunu bir ibret levhası olarak gözler önüne serer.

4. Hâlık’tan ötürü mahlûkâta şefkat ve merhametle muâmele etmek.

Cenâb-ı Hak, kullarına en çok “Rahmân ve Rahîm” esmâsını, yâni merhameti telkîn eder. Rabbini seven, dolayısıyla O’nun mahlukâtına müşfik ve merhametli davranır. Zararlı bir yılan dahî öldürülecekse, ızdırap vermeden bir vuruşta öldürülmesi telkîn edilir.

İşte bunlar, cennetin anahtarı olan kelime-i tevhîdin tezâhürleri, yâni o anahtarın kilidine müsâid hassas dişleridir.

Vehb bin Münebbih -radıyallâhü anh-’dan:

Ona denildi ki:

“ kelimesi cennetin anahtarı değil midir?”

Buyurdu:

“Evet, fakat dişsiz anahtar olmaz. Ancak dişleri olan anahtarla gelirsen, (kapı) sana açılır, aksi hâlde açılmaz.” (Buhârî)