İÇİNDEKİLER
ARAMA:

I. ALLÂH’A ÎMÂN

Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri yoktan var eden kâinatın hâlıkı Allâh Teâlâ’yı kâmil mânâda idrâke insanın aklı kâfî gelmez ve âciz kalır. Bu itibarla Cenâb-ı Hakk’ı zâtı itibarıyla düşünüp tefekkür etmeye kalkışmak, birtakım hayaller ve evhamlardan öte bir şey kazandırmaz ve sâlim inancı zedeler. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de bundan menetmişlerdir:

“Allâh’ın nîmetlerini (yarattıklarını, kudret ve azametini) düşünün! (Ancak) Allâh hakkında (yâni O’nu zâtı itibarıyla) düşünmeye kalkmayın! (Zîrâ hiçbir varlık buna muktedir değildir.)” (Kitâbü’l-Erbaîn, c. I, s. 90)

 Onun için tasavvuf büyükleri bu hususta öz olarak:

“Yâ Rab, sen kendi indinde nasılsan öylesin, bizim bütün mâlumâtımızdan hattâ tenzihimizden dahî münezzehsin!” demişlerdir.

Gerçekten de insanın Cenâb-ı Hakk’ın zâtı hakkında bir bilgiye ulaşması mümkün değildir. Zîrâ onu idrâke beşer takat ve istidâdı yetmez. Bu bakımdan zât-ı ilâhîyi kavramak, mümkün olmaz. Bu yol bize kapalıdır. Ancak sıfattan mevsûfa, eserden müessire, san’attan san’atkâra ve sebepten müsebbibe doğru giden idrâk yolları açıktır. Eğer idrâk, selîm bir irâde ve temiz bir tefekkürle Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları ile fiillerine (eserlerine) nazar edecek olsa, onun münkir olması aslâ düşünülemez. Zîrâ inkâr, zihnî ve fikrî faaliyet ile kalbî tahassüsün bozulduğu yerde başlar. Yâni eğer zihin ve kalb selîm fıtratını muhâfaza ederse, bir şahsın küfre sürüklenmesi mümkün değildir. Eğer küfür âleminde gözünü açmış bir kimse ise, küfürden kurtulma ihtimâli çok yüksek olur. Buna örnek olarak Hazret-i İbrâhîm’in müşrik bir çevrede doğup büyümesine rağmen sırf zihnî ve kalbî melekeleriyle Allâh Teâlâ’nın varlık ve birliğini hissederek O’nu tevhîd etmesi, Kur’ân-ı Kerîm’de sarâhatle beyân buyurulur.

Bu itibarla mutlak münkir olmak, düşünen bir beyin için mümkün değildir. Zîrâ bir şeye yok demekle işin içinden çıkılmaz. İknâ edici, doğru delil ve isbatlar gerekir. Hayât, kâinât ve ölüm ötesi muammâyı çözememiş olanlar, sadece yok demekle neyin delil ve isbatındadırlar? Bu durum, midesi aç olup da vücud sıhhati bozulduğu için bunun farkında olmayan kimselerin durumuna benzer ki, onların aç oldukları hâlde aç değilim demeleri, ancak hastalıklarının isbat ve delili olur. Eğer bir kimse, bütün his ve duygu sistemi felç olmuş veya narkoze edilmiş bir şahsın vücuduna batan çivinin, uzuvlarını bir kumaş gibi kesip biçen bıçağın farkında olmaması gibi yüce hakîkatlere karşı rûhunu hasta etmiş de bunun farkında değilse, onun ve onun gibiler için Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmede:

“Körler, sağırlar…” tabirlerini kullanır.

Zîrâ Allâh Teâlâ, her insanın fıtratına, inanma ve hakîkati arama ihtiyacını rekzetmiş olduğundan îmân ve hakîkatten habersizlik veya kopukluk, ancak rûhî bir körlük ve sağırlık dolayısıyladır. Yoksa inanmayan kimsenin rûhu da Allâh’ı idrâke hazırdır veya idrâk hâlindedir, ama bu husûsiyeti mânevî körlük ve sağırlığı sebebiyle şuûr üstüne çıkaramamaktadır. Tıpkı görülüp de hatırlanmayan rü’yâlar gibi…

Dolayısıyla mes’uliyet ve iktidarımız kadar bizleri yoktan var eden Allâh’ı bilmek ve mârifetullâh ile irfâna ererek vâsıl-ı ilâllâh olmak için O’nun sıfat ve fiillerine doğru bir şekilde vukûfiyet elzemdir.

Dikkat edilirse beşerî ve semâvî dînlerin hepsinde “Allâh inancı” vardır. Ancak bu inanç, muhtevâda çeşitli yanlışlıklar arzetmektedir. Bu yanlışlıklar sebebiyle İslâm nazarında geçerli kabul edilmezler. Zîrâ onların inancı, kâinatın yegâne yaratıcısının noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla muttasıf bir müteâl, yâni hayâl ötesi mükemmel oluşuyla bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla İslâm, Allâh hakkında doğru bir inanç muhtevâsı için O’nun ve peygamberinin beyânına bağlı olarak birtakım sıfatlar ortaya koyar ve bu sıfatlardan herhangi birinin noksanlığını veya bunlara uygun olmayan bir başkasının ilâvesini kabul etmez. Bu sıfatlar umûmî ve meşhur tasnîfe göre iki kısma ayrılır:

a. Zâtî sıfatlar

b. Subûtî sıfatlar

Sıfat-ı selbî de denilen zâtî sıfatlar şunlardır:

VÜCÛD: Allâh vardır. Ve varlığı hiçbir şeye muhtaç değildir. Bu itibarla vâcibu’l-vücûd denir. Yâni O’nun, var olmamak ihtimâli yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın dışında bütün varlıklar ise, O’nun yarattığı mahlukattır ve mümkinü’l-vücûddur. Yâni olsalar da olur, olmasalar da. Âyet-i kerîmede buyurulur:

اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْض

“Allâh ki, O’ndan başka ilâh yoktur; O, diridir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur…” (el-Bakara, 255)

Şu uçsuz bucaksız kâinatta akılları hayret ve acze düşüren bir nizam ve âhenk olduğu âşikâr bir gerçektir. Bu nizâm ve âhenk, son derece mükemmel, ince ve hassas hesapların ebedî dengesi içerisinde hiç şaşmadan kâinât yaratıldığından beri devam edip gitmektedir. Bu cümleden olarak malumdur ki, şâyet dünyânın ekseninde 23,5 derecelik bir eğim olmasaydı, mevsimler meydana gelmezdi. Bu durumda yaz olan yer ebedî yaz, kış olan yer ebedî kış olurdu. Yahut güneşle dünyamız arasındaki mesafe biraz daha fazla olsaydı, her yer kutuplara dönerdi. Ya da mevcut olandan biraz daha yakın olsaydı, her şey yanar kavrulurdu. Bu ve benzeri keyfiyetler, bütün semâvî cisimlerin hayatı mümkün kılacak bir şekilde programlanmış olduğu gerçeğini ortaya koyar.

Böylesine mükemmel, girift (içiçe), çok ince bir hesap mekanizmasının varlığı, yaratıcısının şânına lâyık olduğu cihetle âdetâ O’nun varlık ve birliğine, kudret ve azametine ulvî bir nişânedir. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

“O, gökleri yükseltmiş ve bir ölçü (denge) koymuştur.” (er-Rahmân, 7)

“Gökleri yedi kat üzerine yaratan O’dur. Rahman’ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin?”

“Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar tekrar çevir bak; ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer…” (el-Mülk, 3-4)

Bir meyve bahçesinin sahibi, bir sabah kalktığında fidanların bazılarının düzensiz bir şekilde devrilmiş bulunduğunu görse, bunu bir fırtınanın veya tabiî bir âfetin neticesi olarak kabullenebilir. Ancak ağaçların devrilişinde bir hesap ve düzen olsa, meselâ her üç veya beş ağaçtan biri sırayla devrilmiş bulunsa, bunun tabiî bir âfetle meydana geldiğini kabul edemez. Anlar ki, bu hasara, hesaba muktedir bir varlık sebep olmuştur. Bu bir düşmanı olabilir. O hâlde düşünmelidir ki, beş-on ağacın devrilmesinden ibaret bir hâdisenin, şuûru olmayan sebep veya sebeplere bağlanmasını kabul edemeyen idrâkler, kâinattaki bunca hesâbî inceliğe rağmen onun sırf bir tesâdüf eseri ve kendi kendine var olduğunu iddiâ etmesi ne abes bir gaflettir! Şâir Necip Fazıl, böyle bir gaflete sürüklenenlere şöyle seslenir:

Yön yön sarılmışım ne yana baksam,

Sarılan olur da saran olmaz mı?

Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam;

Geçip de aynaya soran olmaz mı?

Hazret-i Mevlânâ da bu hususta tefekkür ve hikmet kapılarını aralayarak gözleri ve gönülleri intibâha dâvet buyurur:

“Mâdem ki değirmen taşının hareketini görüyorsun. Daha dikkatli bak da onu harekete getiren derenin suyunu da gör!”

“Toprağı, tozu havada gördün. Onları havaya kaldıran rüzgâra da bak!”

“Fikir çömleğini kaynar görmedesin. Onu kaynatan ateşe de basîretle nazar eyle!”

“Şu köşkleri, sarayları ve nice hâneleri bir yapanın olması mı mâkuldur, yoksa olmaması mı, ey akılsız!”

“Şu gördüğün yazıyı yazan bir kâtibin olması mı mâkuldür, yoksa duvarları süsleyen ve sayfaları satır satır dolduran yazılar kâtipsiz midir ey oğul!”

“Ey kişi! Bu âlemden kendi kendine meydana gelen bir şey gösterebilir misin? Kendi kendine çimlenip büyüyen bir bitkiyi toprağından ayır da gör bakalım kendi kendine mi bitmiş!..”

Şâir ne güzel söyler:

Olduysa yok iken bu mekân kendi kendine,

Ey usta, yükselirdi şu han kendi kendine!..

Damlarda diktiğin bacalar söylüyor sana,

Nâr olmadan tüter mi duman kendi kendine?

Devrânı döndüren yüce bir kudret olmasa,

Hiç şaşmadan döner mi cihân kendi kendine?

Bir kez bıraksa hâline ya bâğı bahçıvan,

Buğdaydan ayrılır mı saman kendi kendine?

Toprak susarsa, gökte bulut anlatır göze,

Irmaklar içre var mı akan kendi kendine?..

Kim görmedim diyorsa bugün arka perdeyi,

Yârın yılan olur o yalan kendi kendine!

İblîse kalsa, nûra da katran dökerdi de;

Vicdâna derdi; yalnız inan kendi kendine!..

Gözden ırak mı hastalığın zâhir illeti?

Kim der tabîb; çıkar bu çıban kendi kendine!..

Dil, Mehmedî’ye kadrini bil gönlünün dedi;

Dönmez o olmadan bu lisân kendi kendine!

Fıtratı bozulmamış her bir sâlim irâde ve gönül, kâinâttaki sebepler zincirini şuûrlu bir şekilde farkeder ve hepsinin de bir müsebbibü’l-esbâba, yâni Cenâb-ı Hakk’a vardığını idrâk ile îmân eyler. Ancak bu hususta şeytan, beşer tefekkürünü yanıltmak için her köşe başında insanoğluna binbir hîle ve tuzak kurmuştur. Nice gâfillerin düştüğü bu tuzaklara yakalanmamak bakımından Hazret-i Mevlânâ, iblîsin desisesini hatırlatarak gönülleri şöyle îkâz buyurur:

“Sen bu îmân husûsunda şeytanın oyununa gelme. O öyle bir hırsızdır ki, karanlık geceleri kollar ve fırsatını bulunca kapına gelir, tıklatır. Sen de kapıya çıkar elindeki kandili tutuşturarak gelenin kim olduğunu görmek istersin. Fakat çakmağı her çakışında o hırsız kavı tutup söndürür. Sen de karanlık dolayısıyla bunu görmeyip hakîkatin dışına çıkar ve «kav nem kapmış» dersin. Böylece kavı söndüren hırsız, sana gizli ve meçhul kalır da sen ondan gâfil olursun. Şeytan, senin îmân kandiline gaflet karanlığında işte böyle müdâhale etmektedir. Dolayısıyla seni asıl müessirden bîgâne bırakıp gönül hânenden bütün fazîletleri çalmakta ve neticede seni âhıret müflisi hâline getirmektedir. Böyle giderse gözün ve gönlün ne eserden haberdar olur, ne müessirden!..”

Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Allâh’tan hakkıyle ancak âlim kulları korkar.” (Fâtır, 28)

buyurulduğu cihetle Allâh’ın azamet ve kudretini lâyıkıyla kavramak, her şeyden önce bir ilim işidir. Bu gerçek dolayısıyladır ki makro ve mikro âlemlerin incelikleri üzerinde çalışan âlimlerden hiçbiri inançsız değildir. Bilakis onlar, meşgul oldukları sahada müşâhede ettikleri dehşet verici nizâm ve o nizâmı meydana getiren gerçekler sebebiyle yaratıcının varlığını ve kudretini herkesten daha mükemmel bir şekilde kavrarlar. Einstein’ın şu ifadeleri de bu gerçeğin bir tezâhürüdür:

“Kâinatın yaratıcısı zar oynamaz. Yarattığı hiçbir şey rastgele ve hesapsız değildir. Biz bu dünyânın denge ve âhengine hayrânız; tabî kavrayabildiğimiz kadarıyla… Diyebilirim ki tabiati araştıran herkes, bir çeşit dînî saygı sahibidir. Zîrâ o, âdetâ Allâh’ın kudretini keşfeden bir kâşiftir. Bu itibarla derin bir îmâna sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir:

Dinsiz bir bilime inanmak imkânsızdır. İlimsiz din kör, dinsiz ilim topaldır.

Nitekim müsbet ilimlerle meşgul olan gayr-i müslim nice ilim erbabı müslüman olmuş ve niceleri de îmân etmese bile kendilerini hakkı teslîm etmek zorunda hissetmişlerdir. Bu hâl, Kur’ân-ı Kerîm’in bir mûcizesidir. Allâh Teâlâ buyurur:

(Habîbim!) Gerçek ilim erbâbı, Rabbinden sana indirilen ilâhî vahyin tamâmen hakîkatten ibaret olduğunu ve Hamîd olan Allâh’ın yoluna ilettiğini elbette göreceklerdir.” (es-Sebe’, 6)

“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu kendilerine iyice belli olsun! Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi?..” (Fussilet, 53)

Kâinâta ibret nazarıyla bakan her göz, onda bu âyet-i kerîmelerin sayısız tezâhür sahnelerini seyreder:

Dünyâda sadece insanlar ve hayvanlar mevcud olsaydı, tabiatteki bütün oksijeni kullanıp karbondioksite çevirirler ve bir müddet sonra oksijenin azalmasına mukabil gittikçe artan karbondioksit ile zehirlenip yok olurlardı. Ancak bu âlemi var eden kudret bir de bitkileri yaratmış ve onlara da karbondioksiti kullanıp onu oksijene dönüştürme kâbiliyeti vererek âlemde bir denge ve devam edip giden bir akış meydana getirmiştir.

Diğer taraftan var edici, dünyânın dörtte üçünü su ile doldurmuştur. Dörtte birinin büyük kısmını da bitki yetiştirme kâbiliyeti olmayan kayalıklar veya çöller olarak yaratmıştır. Geride kalan çok az bir kısmı topraktır. Ancak o ne yüce bir kudrettir ki, bu toprağı, ebedî bir değişim ve hâlden hâle geçiş ile bütün canlıları doyuracak gıdâların kaynağı kılmıştır. Şöyle ki:

Bir hayvan türünü ele alalım. Bu türden ne kadar canlı gelmiş ve gelecek ise hepsi dünyâya bir anda gönderilmiş olsa idi, dünyâ mekân olarak sadece o türe kâfî gelmeyeceği gibi gıdâlar da onlara yetmezdi. Ancak Allâh Teâlâ, onları zaman sırrı ile mekândakinden daha geniş bir şekilde yayıp bir teselsül kanunu ile yaratmaktadır. Bütün canlılar için aynı nükte geçerlidir. Dolayısıyla dünyâ zaman ve mekân sırrı ile normal kapasitesinin trilyonlarca katı fazlasına sahne olabilmektedir. Yâni varlıkların âlemimizde yer alışları da bir denge ile tahdîde tâbîdir. Meselâ bir çınar ağacının her yıl milyonlarca tohum ürettiği ve bunların etrafa dağılması için tüyden âdetâ birer paraşütleri bulunduğu ve rüzgâr ile bu tohumların uzak yerlere kadar sürüklendiği bilinen bir gerçektir. Eğer bir tek çınar ağacından sâdır olan tohumlardan her biri yeni bir çınar olma imkânına sahip bulunsaydı, kısa bir zaman sonra dünyânın bitkilerin yetişmesi için müsait olan her yeri çınarların istilâsına uğrardı. Yâni koca dünyâ bir tek ağaca dar gelirdi. Diğer bütün varlıklar için de bu misâli şümullendirmek mümkündür. Bu da kâinatta kolay kolay akıl sır erdirilemeyecek bir âhenk ve dengenin mevcudiyetini gösterir.

Ayrıca Cenâb-ı Hakk, bütün bu canlılara öyle husûsiyetler vermiştir ki, benzer gıdâlarla beslenenler dahî farklı mahsuller meydana getirmekte ve bunlar da hayatı bütünüyle mümkün kılacak bir şekilde birbirlerini tamamlamaktadırlar. Meselâ yeşil bir dut yaprağını sığır veya koyun yese, ondan et, süt ve yün hâsıl ettiği hâlde, küçücük bir kurtçuk olan ipekböceği aynı yapraktan ipek istihsâl etmektedir. Aynı şeyi bir cins geyik yese, ondan misk yapar. Arının çiçek tozlarından bal yapabilmesi, kâinatta en mükemmel bir varlık olan insanın iktidarı hâricindedir. Basit birer ot olan çeşitli çiçeklerin topraktan bulup çıkardıkları renkler, kokular ve hayat kudretini hâiz yapraklar, hiçbir kimyagerin muktedir olamayacağı hârika keyfiyetlerdir. Hayvan, otu et ve süt yaparken, bir kimya labaratuvarında tonlarca ottan bir gram et veya süt îmâl etmeye insanoğlu muktedir değildir.

Akl-ı selîm sahibi bir insan bu kâinâtta nereye yönelse, Allâh’ın varlık ve azametini seyreder. Peygamber göndermek, onların diliyle, ilmiyle, ahlâkıyla beşeriyyeti kemâle erdirmek gibi tecellîler hep ilâhî lutfun eseridir. Diğer taraftan insana binbir istifadeler takdîm ederek hizmet eden bütün ilimlerin neticesi de, nihayet Allâh’ın varlık ve azametini gösterip beşere aczini tattırmak ve bulunduğu kulluk makamını idrâke yardımcı olmaktır. İnsan kendisine ve kâinâta alıcı ve idrâk edici gözlerle bakınca derhal anlar ki, zâhir olan kudret ve saltanat karşısında îmân etmemek ne kadar gülünç ve tuhaf olur. Şâir ne güzel söyler:

Süzülür nice mânâ sonsuzlarca sistemden,

Tecellî eksik olmaz âyîne-i âdemden!..

Ne müteâl hakîkat; yerler gökler direksiz,

Bir zerre yok koskoca kâinatta ölçeksiz!..

Üstünde sonsuz fezâ, altında kara toprak;

Ey kul, sana yakışan; seccâdeye kapanmak!..

Elbette ki şu sonsuz kâinât, Allâh’ın varlık ve azametinden bir nişânedir. İnsanoğluna yüce bir îmân ışığıdır.

Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcûddur. Cenâb-ı Hakk, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara Kur’ân-ı Kerîm’de yemîn etmektedir. “Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76) Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakîkat ne kadar müthiş bir ihtişamla karşı karşıya bulunduğumuzu ifâde eder. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de siyah delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Ve dünyâmızdan kat kat daha büyük nice dev kütleli yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girerek ölmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan güneş de bir gün:

“Güneş dağılıp parçalandığı zaman…” (el-Küvvirat, 1) âyetinde buyurulan gerçeği yaşayacaktır.

O gün onun ömrü de sona erecektir. O gün elbette ki kıyâmet günü olacaktır. Oradan ötesi!.. Secdeye kapanıp Allâh’a sığınmaktan başka çâre yok.

Elhâsıl gören gözler idrâk eder ki, ilâhî saltanat karşısında bu dünya, fezâda yüzen milyarlarca, trilyonlarca tozdan sadece bir tanesidir. Dağlar, ovalar, okyanuslar ve insan da bu tozun içerisindedir. İşte bu acziyetiyle insan, kulluğu dışında sadece bir hiçten ibârettir!..

Okyanuslardan bir damla kabîlinden verdiğimiz bu misâller; Hâkim, Kâdir, Kayyûm, Rezzâk ilâ-âhir bir varlığın mevcûdiyetini kabullenişin mantıkî bir zarûret olduğunu ifade eder. Fakat bu hakîkati görmek için basardan ziyâde basîretin, yâni gönül gözlerinin açık olması lâzımdır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat sadırlarda olan kalbler de körleşir.” (el-Hac, 46)

İbrahim Hakkı Erzurumî Hazretleri ne güzel demiş:

Görenedir görene!

Köre nedir köre ne?

Hazret-i Yûnus da şöyle der:

Yol oldur ki doğru vara,

Göz oldur ki Hakk’ı göre…

Cümle yerde Hakk nâzır,

Göz gerektir göresi…

Zîrâ gören gözler için âlemlerin Rabbi olan Allâh Teâlâ’nın yerlerde ve göklerde O’na olan şehâdet tezâhürlerinin ne kadar ayân ve âşikâr olduğu îzâhtan vârestedir. Ehlullâh bu hakîkati kalblerinin bütün istidadlarıyla yaşarlar. Çünkü onların gönülleri mecazlardan, fânîlerden vazgeçtikleri için hakîkate ve esrâr-ı ilâhiyyeye vâkıf olmuşlardır. «Ölmeden evvel ölünüz!» hadîs-i şerîfinin muktezâsınca nefsin sultasına râm olmaktan kurtulanlar, hakîkat bahârında dirilir. Sûretlerden sıyrılırlar, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetinde hayat bulurlar. Onlarda yüce hak ve hakîkate dâir şüphe ve vesvesenin kırıntısı dahî bulunmaz. Şu misâl, bu hakîkatin pek bâriz bir tezâhürüdür:

Evliyâullâhın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, bulunduğu mahalde birtakım insanların telaş ve merak içerisinde bir yere doğru koşuşturduğunu görünce onlara:

“–Böyle telaş ve heyecan ile nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.

Onlar:

“–Falan yerden bir âlim gelmiş! Allâh Teâlâ’nın varlık ve birliğini binbir delîlle îzâh ediyormuş! Onun bu delîl ve îzâhlarından istifâdeye gidiyoruz. İstersen sen de buyur!” dediler.

Bunun üzerine Cüneyd Hazretleri, buruk bir tebessümle onlara bakarak şöyle dedi:

“–Gören gözler, işiten kulaklar ve hisseden kalbler için kâinâtta sayısız ilâhî şehâdet terennümleri ve deliller var. Bizzât Cenâb-ı Hakk’ın kendisi hakkında nice şehâdeti var. Ey ahâlî! Bütün bunlara rağmen şüphesi olan varsa, buyursun gitsin! Bizim gönlümüzde gümânın (şüphenin) kırıntısı dahî yoktur.”

Nitekim bu mânâyı, mârifet erbâbı şöyle açıklar:

“Cenâb-ı Allâh, aslâ gâib değildir. Ancak bizim beşerî istidad ve idrâkimiz açısından «Zuhûrunun şiddetinden gâibdir.» denilebilir.”

Yâni bir odada beş bin voltluk bir ışık yansa, insanın gözündeki istidâd, bu ışığın altında hiçbir şey göremez. Tıpkı bunun gibi Cenâb-ı Hakk’ın zuhûru da, o derecede şiddetlidir ki, insan istidâdı için bir gâibdir. Yâni insanın istidadı Cenâb-ı Hakk’ı görmeye tâkat getiremeyeceği için O, bir gâibmiş gibi nazarlara tezâhürden müberrâ olmuştur. Allâh Teâlâ’nın Mûsâ -aleyhisselâm-’a:

لَن تَرَانِي = Beni göremezsin!” (el-A’râf, 143) buyurması bundandır.

KIDEM: Varlıkların sebep-netice münâsebetlerine bağlı olarak onların bir ilk sebepten başlaması da mantıkî bir zarûrettir. Öyle bir sebep ki, var edilmeye muhtaç olmaktan münezzeh ve bizzat var etmeye muktedir olmalıdır. İşte bu sebep Allâh’tır. İnsanların Allâh lafzıyla ifâde ettikleri varlıktır. Dolayısıyla O’nun yüce varlığının başlangıcı yoktur. Her şeyin başlangıcı O’dur. O, kadîm ve ezelîdir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“O evvel, âhir, zâhir ve bâtındır…” (el-Hadid, 3)

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Bidâyette Allâh vardı, O’ndan önce başka birşey yoktu…” (Buhârî)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- duâlarında da sık sık:

“Evvel sensin, senden önce bir şey yoktu Allâh’ım…” (Müslim, 61) ifadesi ile Cenâb-ı Hakk’a ilticâ eyler ve ümmetine de böyle tavsıye buyururdu.

BEKÂ: Varlığının sonu yoktur, ebedîdir. Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulur:

لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

“… O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (el-Kasas, 88)

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ

“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacak.” (er-Rahman, 26-27)

Bekâ sıfatının bu âlemde tecellîsi yoktur. Bunun için dünyâdaki her şey âdetâ bir devre-mülk gibidir. Zîrâ Cenâb-ı Hakk, bu sıfatını, yâni Bekâ’yı yalnız kendisine tahsîs buyurmuş ve mahlûkatını fânîlikle mâlûl kılmıştır.

Kabristanlarda mezar taşlarına yazılan «Hüve’l-Bâkî» (yalnız O Bâkî’dir) yazıları da bu hakîkatin bir ifâdesidir. Yûnus Emre Hazretleri, O’ndan başka her şeyin fânî olduğunu şöyle hatırlatır:

Bir imâret göster bana,

Kim sonu vîrân olmaya..

Kazan şol malı kim senden

Dökülüp geri kalmaya…

Bu bakımdan ehlullâh hazarâtı, şu gel-geç âlemden sıyrılarak fenâ-fillâh ve bekâ-billâh mertebelerine nâil olmayı en büyük devlet bilirler. O ârif kullar, dünyânın fânî lezzet ve alâkalarına aldanmazlar ve «ölmeden evvel ölünüz» sırrı ile sonsuzluk iklîmine kanat açarlar. Evvelâ:

“Ölür ise ten ölür; canlar ölesi değil!” diyerek ten esaretinden kurtulur, gönül yolculuğuna devam ederler. Nihâyet vâsıl-ı ilâllâh olarak:

“Canlar cânını buldum

Bu cânım yağma olsun” derler.

VAHDÂNİYET: Kâinatın yaratıldığı andan itibaren akıp giden âhenkli seyri, hiç aksamayan nizâmı ve içiçe sonsuz hikmet ü esrârı, her şeyin sadece tek bir kudretin eseri olduğunu ifâde ve îzâh için kâfîdir. Şâyet bu kudret, tek olmayıp birden fazla bulunsaydı, irâdeler arasındaki farklılık sebebiyle kâinâttaki eşsiz ve sonsuz âhenk, nizâm ve hikmetler birbirine karışır, içinden çıkılmaz bir anarşi doğar ve neticede hayatı imkânsız kılardı. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

“Allâh buyurdu ki: İki ilâh edinmeyin! O ancak bir tek ilâhtır. O hâlde yalnız benden korkun!” (en-Nahl, 51)

(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer söyledikleri gibi Allâh ile birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o takdirde bu ilâhlar, Arş’ın sahibi olan Allâh’a ulaşmak için çareler arayacaklardı.” (el-İsra, 42)

لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

 “Eğer yerde ve gökte Allâh’tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allâh, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” (el-Enbiya, 22)

“… O’nunla beraber hiçbir ilâh yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allâh, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.” (el-Mü’minûn, 91)

Kur’ân-ı Kerîm baştan başa dikkatli bir nazarla gözden geçirildiğinde görülür ki, Allâh’ın, kullarını mükellef kıldığı husûsiyetlerin en mühimi zâtı hakkındaki inançtır. Bu inancın en hassas noktası da vahdâniyettir. Öyle ki Allâh’a şirk koşma, ilâhî gazabı dâvet etme yönünden İslâm nazarında birinci sırayı teşkîl eder. Kur’ân-ı Kerîm, bu fikrî sefâlete sürüklenmekten korunmayı sağlayacak tehdîd, îkâz ve irşâdlara bilhassa yer vermiştir:

“… Kim Allâh’a ortak koşarsa muhakkak Allâh ona cenneti harâm eder, varacağı yer ateştir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” (el-Mâide, 72)

(Ey Rasûlüm!) Andolsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuştur: «Andolsun, eğer Allâh’a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun.»” (ez-Zümer, 65)

“Allâh, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allâh’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” (en-Nisâ, 48)

Vahdâniyet inancına bağlı olduğunu söyleyen başka dînler de vardır. Meselâ mûsevîlik ve masonların inancı olan deizm gibi. Ancak bunlar, Allâh’ın sıfatlarında yanılmış olduklarından, yâni antropomorfik (Allâh’ı şekillendirici) bir yol tuttuklarından dolayı doğru bir vahdâniyet görüşüne sahip değildirler.

İslâm’ın dışındaki diğer semâvî dînler, ilk gönderildikleri şekilleriyle aynı oldukları hâlde sonradan yapılan tahrîflerle aslî husûsiyetlerinden çok farklı bir muhtevâya sokulmuşlardır. Bunlardan hıristiyanlıktaki tahrifat, câlib-i dikkattir. Bu dînde başlangıçta bir olan Allâh inancı, miladî beşinci asrın nihâyetlerinde korkunç bir tahrifata uğramış ve tevhîdin yerine ekânim-i selâse veya “teslîs” denilen üçlü tanrı inancı ikâme edilmiştir. Fakat bugün müterakkî insan bu mantıksızlığı kabûl etmemekte ve kiliseden uzaklaşmakta bulunduğundan papalık makâmı hıristiyanlığı yeniden vahdâniyet inancına döndürebilmek için ilmî çalışmalar başlatmış bulunmaktadır.

Allâh “ehad”dır. Bu, ikinciye ihtimâli olmayan “bir” mânâsınadır. Şâir bu tekliği şöyle anlatır:

Tekten de tek, tek başına tek: Bir O var!..

Dolayısıyla Allâh’ın zâtına âid vahdâniyete, yâni bir ve tek oluşuna îmân, bir ikinci varlığa ihtimal bile bırakmayacak muhtevâda olmalıdır. İslâm, bunu ister ve bunu emreder. Bu, İslâm’a dâhil oluşta birinci adımdır. Bu adımı lâyıkıyla atanlara Cenâb-ı Hakk’ın nice rahmet, bereket, lutuf ve ihsân kapıları açılır. Nitekim Bilâl-i Habeşî -radıyallâhü anh-’ın onca ağır ve tahammül-fersâ işkencelere sabredip müşriklerin:

“–Putperestliğe dön!” şeklindeki taleplerine karşı büyük bir îmân vecdi ile sadece:

Ehad, ehad, ehad (Allâh bir, Allâh bir, Allâh bir)!..” diye mukabele etmesinin dünyevî karşılığı Âlemlerin Efendisi Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in baş müezzinliği makâmı olmuştur.

Vahdâniyet husûsunda îmânlardaki en küçük bir eksiklik, fazîlet ifâde eden sayısız amelle telâfî olunamaz. Tıpkı bir insana onun ten rahatlığını sağlayacak sonsuz iyiliklerin, şerefine yapılan bir taşkınlığı mazur göstermeyeceği gibi. Küfür, bu açıdan bakıldığında Allâh’ı -hâşâ- inkâr ve dolayısıyla O’nun izzet-i ilâhiyyesine tecâvüzdür. Yâni inkâr, Cenâb-ı Hakk’ın zâtına karşı işlenmiş bir cürümdür. Afvedilmemesinin sebebi de bundaki mânevî ağırlıktır. Bu itibarla kullardan Cenâb-ı Hakk’ın istediği ilk husus îmân, sonra amel-i sâlihtir.

Uhud muhârebesinin en şiddetli ânında Amr bin Sâbit adında bir yiğit Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yanına îmân için gelmişti. Muhârebenin seyrini görünce:

“–Yâ Rasûllallâh! Önce îmân mı edeyim, yoksa muhârebeye mi katılayım!” diye sordu.

Âlemlerin Efendisi -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

Önce îmân et; sonra muhârebe!” buyurdular.

O kimse de îmânla müşerref olarak muhârebeye iştirâk etti. Harp sonrası onu da şehîdlerin arasında gören Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Az çalıştı, çok kazandı!..” buyurdular. (Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, Uhud Gazvesi, 35)

Vahdâniyet, Cenâb-ı Hakk’ı tevhîddir. İkilikten kurtulmaktır. İnsana ahsen-i takvîm tahtını ikrâm eden îmân sarayıdır. Bu ikrâma nâiliyyet için Yûnus şöyle seslenir:

Bize birlik sarayın,

Doğru beşâret ayın,

Geç ikilik fikrinden

Kogıl benliği yâ kul!..

Vahdâniyet, Cenâb-ı Hakk’ın yüce zâtına âid bir sıfat olduğundan O’na ilticâda bu sıfatı vesîle kılmak, duânın müstecâb olmasında mühim bir müessirdir. Zîrâ Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, duâların müstecâb olması için ashâbına başta “vahdâniyet” olmak üzere Cenâb-ı Hakk’ın yüce sıfatlarıyla ilticâ edilmesini talim buyurmuşlardır.

Ubâdetu’bnu’s-Sâmit -radıyallâhü anh- anlatıyor:

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“Geceleyin kim uyanırsa şunu söylesin: Allâh’tan başka ilâh yoktur, O birdir ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd de O’na aittir, O her şeye kâdirdir. Hamd Allâh’a âittir. Allâh münezzehtir, Allâh büyüktür, bütün amel ve ibâdetler için gereken güç ve kuvvet Allâh’tandır.”

Sonra aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm buyurdular:

“Rabbim! Beni afveyle! der veya duâ ederse duâsına cevap verilir. Eğer abdest alır ve namaz kılarsa namazı kabul edilir.” (Buhârî, Teheccüd, 21)

Yine buyurdular ki:

“Kimin Allâh’a veya herhangi bir insana ihtiyacı hâsıl olursa önce abdest alsın, abdesti de güzel yapsın. Sonra iki rek’at namaz kılsın. Allâh Teâlâ Hazretleri’ne senâda bulunsun. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e salât okusun. Sonra da şöyle duâ etsin:

«Halîm, Kerîm olan Allâh’tan başka ilâh yoktur. Arş-ı A’zam’ın Rabbi noksan sıfatlardan münezzehtir. Hamd âlemlerin Rabbine aiddir. (Allâh’ım!) Rahmetine vesile olacak amelleri, mağfiretini celbedecek sebepleri (hakkımda yaratmanı) taleb ediyor, her çeşit günahtan koruman için yalvarıyor, her çeşit iyilikten zenginlik, her çeşit günahtan selâmet diliyorum. Rabbim! Afvetmediğin hiçbir günahımı, kaldırmadığın hiçbir sıkıntımı bırakma! Hangi amelden râzı isen onu ver, ey Rahîm olan, bana en ziyade rahmet gösteren Rabbim!»” (Tirmizî, Vitr, 17)

MUHÂLEFETÜN Lİ’L-HAVÂDİS: Eşi ve benzeri yoktur, yâni yaratılmışların hiçbirine benzemez. Dolayısıyla O, her türlü antropomorfik (beşerî) sıfatlarla tavsiften münezzehtir.

Bugün muharref ilâhî dînlerin tahrif edilen inanç sistemlerinden biri de bu hususla alâkalıdır. Onlar, Cenâb-ı Hakk’ın müteâl, hayâl ve idrâk ötesi olma ve her türlü beşerî sıfatlardan münezzeh olması şeklindeki ulvî ve doğru inançtan sapmışlar ve hayal güçlerine göre derledikleri kitaplarında Allâh Teâlâ hakkında nice beşerî yakıştırmalarda bulunmuşlardır. Hattâ unutkanlık, yorgunluk, pişmanlık, gözden kaçırma, fark edememe gibi birtakım beşerî acziyetleri dahî -hâşâ- Cenâb-ı Hakk’a isnâd etmişlerdir. Meselâ onlara göre tûfânla ilgili olarak tanrı bir emir verir. Daha sonra bunu unutur. Derken bir de bakar ki yer-gök su içinde kalmış! Ancak o zaman verdiği emri hatırlar ve bütün mahlukat gemiye girdikten sonra onun kapısını telaşla bizzat kendi eliyle kapatır. Yine onların kitaplarına göre Hazret-i Ya‘kûb, -hâşâ- Allâh ile güreşmiş ve yenmiştir. Bu akıl ve mantık dışı ifadelere ilaveten yahûdîlerin Üzeyr -aleyhisselâm-’a, hıristiyanların da Îsâ -aleyhisselâm-’a -hâşâ- Allâh’ın oğlu diyecek kadar ileri gittikleri mâlûmdur. İşte insanoğlunun kendi hayâl iklîminde üretip sonra da inanmaya kalktığı bütün bu dalâlet tezâhürlerine ilâhî bir cevap olarak Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“Onlar (müşrikler ve münkirler) Allâh’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” (ez-Zümer, 67)

“… O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” (eş-Şûrâ, 11)

قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ اللَّهُ الصَّمَدُلَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ

(Ey Rasûlüm!) De ki: O Allâh birdir. Allâh sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.” (el-İhlâs, 4)

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bir kimsenin (ihlâsla):

“Ey Allâh’ım, bir ve samed olan, doğurmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri de olmayan Allâh adıyla Sen’den istiyorum. Günahlarımı mağfiret et, sen Ğafûrsun, Rahîmsin!” dediğini işitti ve şöyle buyurdu:

“O mağfiret edildi. O mağfiret edildi. O mağfiret edildi!”

(Ebû Dâvud, Salât, 179)

Bu müjdeyi bilen Yûnus Emre Hazretleri de şöyle ilticâ eyler:

Hak Çalab’ım Hak Çalab’ım,

Sencileyin yok Çalab’ım!

Günâhlarımız yarlığa,

Ey rahmeti çok Çalab’ım!..

KIYÂM Bİ-NEFSİHÎ: Allâh Teâlâ, bizâtihî vardır. Kayyûm’dur. Esmâ-yı ilâhiyyeden olan Kayyûm, ezelden ebede kendi zâtıyla kâim, dâim ve var olan, varlığında da hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir. Bilâkis var olmak husûsunda her şey O’na muhtaçtır. Kur’ân-ı Kerîm’de:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ

“Ey insanlar! Hepiniz Allâh’a muhtaçsınız! Allâh ise, (her şeyden) müstağnîdir (hiçbir şeye muhtaç değil ve) övülmeye lâyık olandır.” (Fâtır, 15)

“Hiç şüphesiz Allâh, bütün âlemlerden müstağnîdir.” (el-Ankebût, 6) buyurulmaktadır.

Bu ilâhî beyânların bir diğer mânâsı, Cenâb-ı Hakk’ın kendi varlığı için hiçbir başka müessire ihtiyacı olmadığını ifâdedir. Bunun içindir ki özlü bir şekilde «Allâh zâtı ile kâimdir» denilir.

Eğer kul, Cenâb-ı Hakk’ın zâtının muktezâsı olan bu sıfat-ı ilâhiyyesini müdrik ve ona kâmil mânâda îmân hâlinde olmazsa, Allâh hakkındaki inancı eksik ve geçersiz olur. Çünkü bu, her şeyin aslı ve yaratıcısı olan Allâh Teâlâ’ya -mâsivâya âid olan- hâdis (sonradan olma) gibi bir sıfatın yakıştırılması mânâsını taşır.

Oysa Cenâb-ı Hakk, mâsivâya âid her türlü sıfattan berî ve münezzehtir. Ancak bu hususta kâmil bir îmâna eren gönüller de, «Kayyûm» ism-i şerîfini dillerinden düşürmezler ve bunun bereketiyle Allâh’tan başkasından kalbî râbıtalarını kesip Allâh’ta fânî ve bâkî olurlar. Yâni kulun bu ism-i şerîften hazzı, Allâh’tan başkasından müstağnî olduğu nisbettedir.

Ashâbdan bir kimse:

“Ey Allâhım! Hamdlerim Sanadır, nimetleri veren Sen’sin, Sen’den başka ilâh yoktur, Sen semâvât ve arzın celâl ve ikrâm sahibi yaratıcısısın. Hayy ve Kayyûm’sun. Yâ Rabb! Senin bu yüce isimlerini kendime şefaatçi yaparak Sen’den istiyorum!..” diyerek duâ etmişti.

Bunu Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- işitti ve yanındakilere:

“Bu kişinin neyi vesile kılarak duâ ettiğini biliyor musunuz?” diye sordu.

“Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir?” dediler.

Âlemlerin Efendisi şöyle buyurdu:

“Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a yemin ederim ki o, Allâh’a ism-i A’zam ile duâ etti. O ism-i A’zam ki, onunla duâ edilirse Allâh icabet eder, onunla istenirse verir.” (Tirmizî, Deavât, 63)

Subûtî sıfatlar da şunlardır:

HAYAT: Allâh hayat sahibidir ve bu husûsiyeti kendi zâtıyla kâimdir. Esmâ-i Hüsnâ’daki meşhûr tabiriyle «Hayy»dir. Yâni diri, devamlı ve mutlak hayât sahibidir.

Bütün hayatlar, O’nun bu yüce sıfatının bir tecellîsi olarak vardır ve izâfîdir. Dolayısıyla mahlukâtın hayatı, bir beden ile rûhun birlikteliğinden doğan geçiçi, maddî bir hayattır. Hakîkî hayat değildir. Onun için günü geldiğinde her fânîden geri alınır. Allâh’ın Hayy sıfatı ise, zât-ı bârîsinden aslâ ayrılmayan bir kemâl sıfatıdır. Zîrâ onun vücûd, yâni varlığının kemâli; diri, devamlı ve mutlak hayât sahibi olması iledir. Hulâsa Allâh’a âid olan hayât, zıddı ölüm olan bir hayat değil, bilakis yalnız ona mahsûs bir hayattır. Bu husûs Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tavsîf edilir:

الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ

“Şânında ölmek olmayan dâimâ hayât sâhibi…” (el-Furkân, 58)

Ebû Mûsâ -radıyallâhü anh- anlatıyor:

“Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- aramızda ayağa kalkıp şu beş cümleyi söyledi:

«Allâh Teâlâ Hazretleri (dâim diridir) uyumaz, zaten O’na uyku da yakışmaz. Kistı (tartıyı, rızkı) indirir ve kaldırır. Geceleyin yapılan amel, gündüzleyin yapılandan önce; gündüzleyin yapılan amel de geceleyin yapılan amelden önce Allâh’a yükseltilir. O’nun hicâbı nûrdur. Eğer o perdeyi açacak olsa, vechinin sübuhâtı, basarının ihâta ettiği bütün mahlukatını yakardı.»” (Müslim, Îmân, 293)

Bir başka hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur:

“Her kim yatağına yatmadan önce üç defâ, kendisinden başka ilâh olmayan Hayy ve Kayyûm olan Allâh’tan mağfiret dilerim derse, mağfiret olunur.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 10)

Allâh Teâlâ buyurur:

هُوَ الْحَيُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“O dâimâ diridir; O’ndan başka ilâh yoktur. O hâlde O’na, dinde ihlaslı kimseler olarak (ve) âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamd olsun (diyerek) duâ edin.”1 (el-Mü’min, 65)

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i bir şey üzecek olsa şu duayı okurdu:

“Ey diri olan, ey Kayyûm olan Rabbim, rahmetin adına yardımını talep ediyorum.” (Tirmizî, Deavât, 91)

Hazret-i Ali -radıyallâhü anh- anlatıyor:

“Bedir savaşı başlayınca bir miktar savaştım. Sonra Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yanına geldim. Ne yaptığına bakmak istiyordum. Secde hâlinde şöyle diyor buldum:

«Ey hayy olan, ey kayyûm olan Allâhım! Rahmetinle sana sığınıyor, yardımını taleb ediyorum!»

Oradan ayrılıp tekrar bir miktar daha savaştım, tekrar geldim o hâlâ secde hâlinde idi ve:

«Ey hayy olan, kayyûm olan Allâhım! Rahmetinle sana sığınıyor, yardımını taleb ediyorum!» diyordu.

Ben tekrar döndüm savaşmaya gittim. Bir müddet sonra yine geldim. Hâlâ aynı hâlde devam ediyordu. Allâh zafer verinceye kadar bu hâlde devam etti.”

İbnu Abbas -radıyallâhü anh-:

«Yeryüzünü, öldükten sonra Allâh’ın tekrar dirilttiğini bilin, akledersiniz diye size delillerimizi açıkladık.» (el-Hadid, 17) meâlindeki ayetle alâkalı olarak şöyle buyurdu:

“Arzın yağmurla diriltilmesi, gözle görülen bir durum olarak ibrete vesîledir. Ancak âyet-i kerîmede şu mânâya da işâret edilmiştir: Allâh, kalbleri kasvet ve katılıktan sonra yumuşatır, (tevhid husûsunda) mutmain ve (Rabbine) yönelmiş kılar. Ölmüş kalpleri ilimle, hikmetle diriltir.”

İLİM: Allâh ilim sâhibidir ve O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. O’nun ilmi dışında kalan hiçbir şey yoktur. O, olmuş olacak her şeyi hakkıyla bilir. Onun ilmi için gizli veya sır da mevcut değildir. Herşey O’na ayân ve âşikârdır. İnsanoğluna verilen bütün ilimlerse, bu sıfattan sadece bir kırıntıdır. Belki bir kırıntıdan daha küçüktür. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَ

“Şüphesiz ki ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allâh’a gizli kalmaz.” (Âl-i İmrân, 5)

“De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allâh onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allâh her şeye kâdirdir.” (Âl-i İmrân, 29)

“O, göklerde ve yerde tek Allâh’tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. (Hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.” (el-En’âm, 3)

“… O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O’na hiçbir şey gizli kalmaz.) O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler…” (el-Bakara, 255)

Bu itibarladır ki birçok gaybî hakîkatlerde: “Allâhu a‘lem” yâni “En iyi bilen, Allâh’tır.” denilir.

Zîrâ insanın bilgisi, muazzam ve engin kâinatta belki okyanustan bir topluiğne ucu kadar bile değildir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Size ilimden ancak az bir nasîb verildi.” (el-İsrâ, 85)

Dolayısıyla insanoğluna ilimde nice hârikulâde kapılar açık tutulmakla birlikte birçok meselede de önüne beşer ilminin aşamayacağı sır duvarları konulmuştur. Bunun hikmeti, kulun acziyetini bilmesi ve Allâh’a muhtaçlığını idrâk ederek O’nun ilmine teslîm olmasıdır. Âyette buyurulur:

(Nice) hoşlanmadığınız şey (vardır ki) sizin iyiliğinizedir ve (nice) sevdiğiniz şey (vardır ki) sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz, Allâh bilir.” (el-Bakara, 216)

Gerçekten de insanoğlu, hikmetini bilemediği nice kahır sûretindeki tecellîlere başlangıçta pek üzülür. Onda saklı olan rahmeti göremez. Bazen de lutuf sûretindeki tecellîlere kendini kaptırır ve onların içinde gizli olan kahrın farkında olmaz.

Rivâyet edilir ki, içlerinde sâlih bir zâtın bulunduğu bir Arap kabîlesi vardı. Bu kabîle, o zâtın sohbet, irşâd ve nasîhatlerini dinler ve gönüllerini buna göre istikâmetlendirirlerdi. Bir sabah kalktıklarında bütün köpekleri ölmüş buldular. Doğruca o sâlih zâta gidip durumu anlattılar. O da kısa bir murâkabeden sonra tevekkülle:

“–Onların ölümü, umulur ki sizin için bir kurtuluştur!” dedi.

Ertesi gece bütün horozlar öldü. Yine bu zâta geldiler. Aldıkları cevap aynı oldu:

“–Onların ölümü, umulur ki sizin için bir kurtuluştur!”

Bunun üzerine içlerinden biri sordu:

“–Efendim, köpekler bekçilerimiz, horozlar da müezzinlerimiz idi. Bunların ölümünde bizim için nasıl bir fayda olabilir ki?”

O sâlih zât da:

Bütün sır ve gizlilikleri bilen Allâh Teâlâ’dır. Elbette ki O, bu hâdisenin içine bizim aklımızın ermeyeceği büyük bir hakîkat gizlemiştir.” dedi.

Bundan bir sonraki gece de kabîlede kimsenin ateşi yanmadı. Herkes, «Acaba nasıl bir belâ geldi?» şeklinde düşüncelere kapıldı.

Fakat sabahleyin kalkınca yaşadıkları muammâlı hâdiselerin hakîkati anlaşıldı. Meğer son gece o havâlîyi düşman basmış ve şehirleri yağmalamıştı. Bu kabilenin civarına da gelmişler, fakat herhangi bir köpek sesi, horoz ötüşü duyamadıkları ve en küçük bir ateş ışığı da göremedikleri için oradakilerin farkına varamadan geçip gitmişlerdi. Böylece halk, büyük bir yağma ve katliâmdan kurtulmuştu. (Silkü’s-Sülûk)

İşte insanın ilminin acziyyeti ve işte kahır gibi görünen bir lutuf! İbrâhîm Hakkı Erzurumî Hazretleri ne güzel söyler:

Deme şu niçin şöyle,

Yerincedir ol öyle.

Bak sonunu seyreyle;

Mevlâ’m görelim neyler,

Neylerse güzel eyler!..

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Kul hastalandığı zaman Allâh Teâlâ ona iki melek gönderir ve onlara: «Gidin bakın, kulum yardımcılarına ne diyor bir dinleyin!» diye emreder.

Eğer o kul, melekler geldiği zaman Allâh’a hamdediyor ve senâlarda bulunuyor ise, onlar bunu, her şeyi en iyi bilmekte olan Allâh’a yükseltirler. (Meleklerini sırf kulunun ameline şâhid olsunlar diye gönderen) Allâh Teâlâ:

«Kulumun ruhunu kabzedersem, onu cennete koymam kulumun benim üzerimdeki hakkı olmuştur. Şayet şifâ verirsem, onun etini daha hayırlı bir etle, kanını daha hayırlı bir kanla değiştirmem ve günâhlarını da afvetmem, üzerimde hakkı olmuştur.» buyurur.” (Muvatta, Ayn, 5)

Bu hadîs-i şerîf de, bizler için zâhiren elem verici görünen nice hâdiselerin sadece ilâhî bir imtihân olarak takdîr edildiğini ve o kederin arkasında büyük mükâfâtların gizli olduğunu bildirmektedir.

Tarihte böyle nice zâhiren kahır sûretinde olup bâtınen lutuf ile neticelenen hâdiseler olduğu gibi bazen bunun aksi de vukû bulmuş, lutuf zannedilen nice işler kahırla neticelenmiştir. Meselâ Hûd -aleyhisselâm-’a îmân etmeyen Âd kavmi, üzerlerine gelmekte olan azâb bulutlarını görünce onları rahmet bulutu zannederek sevinmişlerdi. Ancak başlarına o bulutlardan yağmur değil de ateş yağmaya başlayınca hakîkati idrâk ettiler. Ama ne fayda!..

Bunun içindir ki kula düşen «Biz bilemeyiz, ancak Allâh bilir.» şuûruyla ilm-i ilâhîye teslîm olarak yaşamaktır. Bu teslîmiyet de, hiç şüphesiz mârifetullâh, yâni Allâh’ı yakînen bilmekle olur. Zîrâ hiçbir ilim bu husustaki cehâletin getireceği kötü neticeleri bertaraf etmeye yetmez. Lâkin bu husustaki ilim, diğerlerinin eksikliğini bertaraf edebilir. Nitekim nice ümmî kimseler vardır ki, mârifetullâh bereketiyle Allâh tarafından husûsî ve pek mümtaz lutuflara mazhar olmuşlardır.

Bunun için Yûnus Emre Hazretleri, aslolan ilmin mârifetullâh olduğuna işâreten şöyle seslenir:

Yigirmi dokuz hece,

Okursun uçtan uca,

Sen elif dersin hoca,

Mânâsı ne demektir?

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır?

Cenâb-ı Hakk, kendi ilmi karşısında beşerin bu hâlini şu âyet-i kerîmeler ile ne güzel sergiler:

“Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilemez.” (Lokman, 34)

(Ey Rasûlüm!) De ki: Hiç şüphesiz ilim ancak Allâh’ın katındadır…” (el-Mülk, 26)

İlim, Allâh katındadır. Yâni mutlak mânâda ilim, Allâh’a âiddir. Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır. İlm-i ilâhî, bu bakımdan bir aynaya benzer. Ona aksedenler ne kadar değişseler de ayna hepsini ihâta eder ve herhangi bir değişikliğe uğramaz.

İlm-i ilâhî, düşünce ve fikir mahsûlü olmaktan münezzehtir. Şu kâinâtta görülen hiçbir akıl ve irâdenin erişemeyeceği derecede ince ve hassas nizâm u âhenk, Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar sonsuz bir ilim sahibi olduğunun en sâdık delîlidir. Öyle ki bu kâinâtta insanoğlu, küçücük bir buluşa bile sayısız kişi ve asırlarca zamanın birbirine ilâvesinin yardımıyla nice ilim ve kaideler neticesinde ulaşabilmektedir. Meselâ bugün pek yaygınlaşan cep telefonlarıyla irtibat husûsiyeti, insanın yaratılışından ne kadar sonra ve nice tecrübelerin üstüste birikmesi ile ancak gerçekleşebilmiştir. Diğer terakkîler de böyledir. Hâlbuki bu keşf, îcâd ve henüz çözülememiş sonsuz sırlar, Cenâb-ı Hakk’ın, kâinâtın nizâmına bir anda ilm-i ilâhîsi ile yerleştirdiği husûsiyetlerdir. Bu gerçeği hatırlatmak üzere Cenâb-ı Hakk insanoğluna şöyle buyurur:

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

(Ey insanlar!) Yaratan (Allâh) hiç bilmez mi? Hiç şüphesiz Allâh, her şeyi hakkıyla bilendir.” (el-Mülk, 14)

SEMÎ’: Allâh her şeyi işiticidir. O’nun işitmesi bizim işitmemizden münezzehtir. O’na gizli kalan hiçbir ses yoktur. Hattâ meşhur tarifiyle bir kaya üzerinde sessizce yürüyen bir karıncanın ayak seslerini dahî işitir. İşitme sıfatını hâiz bütün varlıklar Cenâb-ı Hakk’ın bu sıfatının tecellîsi ile işitirler. Bunlar, bu tecellî kendilerinden alındığı an hiçbir şey duyamazlar. Bunun misâlleri çoktur.

Cenâb-ı Hakk es-Semî’ sıfatını Besar (el-Basîr) sıfatıyla birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de defalarca zikretmekte ve insanoğluna ilâhî müşâhedesini hatırlatmakta, böylece beşerin sırât-ı müstakîmden ayrılmamasını fermân buyurmaktadır.

BESAR: Cenâb-ı Hakk’ın görmesi de diğer sıfatları gibi zât-ı ilâhîsinin muktezâsındandır. O her şeyi hakkıyla görür. el-Basîr’dir. O’nun nazarına gizli kalan hiçbir şey yoktur. Yine meşhur tabirle O, siyah bir gecede siyah bir taşın üzerinde duran simsiyah bir karıncayı dahî görür.

İlim, semî’ ve besar sıfatlarının beşere tâlim edilmesindeki hikmeti Hazret-i Mevlânâ şöyle ifade eder:

“Cenâb-ı Hakk, korkasın da fesat çıkarmayasın ve bozgunculuğa kalkışmayasın diye kendisinin alîm, yâni «her şeyi çok iyi bilen» olduğunu bildirdi.”

“Çirkin ve kötü sözlere dudaklarını kapatasın diye kendisinin semî’, yâni «her şeyi çok iyi işiten» olduğunu bildirdi.”

“Gizli saklı kötülüklere bulaşmaman için kendisinin basîr, yâni «her şeyi çok iyi gören» olduğunu bildirdi.”

Nitekim Allâh Teâlâ kullarının bu husustaki mes’ûliyetini şöyle bildirir:

“Bilmediğin şeyin (dünyâ ve bilhassa âhıretteki zararını idrâk ve hissedemediğin hatâların) ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur (hesâba çekilir). (el-İsrâ, 36)

Bu mes’ûliyyet dolayısıyla Niyâzî Mısrî Hazretleri şöyle der:

Bir göz ki, onun olmaya ibret nazarında

Ol düşmenidir sâhibinin baş üzerinde

Kulak ki öğüt almaya her dinlediğinden

Akıt ona sen kurşunu hemen deliğinden

Bir dil ki Hakk’ın zikri ile olmaya mûtâd

Urma sen ol et pâresine dil diyü hiç ad

Kıyâmet gününde gâfil kullara şöyle bir hitap gelir:

“Ey kul! Sen bizi dünyâda tanıdın mı, tanımadın mı? Eğer tanımadıysan niçin tanıma dâvâsı güttün? Eğer tanıdıysan, bir kimse tanıdıktan sonra senin yaptığını mı yapar?”

Bu ifadeyi aktaran Nahşebî Hazretleri şöyle der:

“Ey korkusuz kimse! Tenhâ köşelerde yaptığını eğer mertsen çarşının ortasında da aynı şekilde yap da halktan mı korkuyorsun, yoksa Hâlık’tan mı belli olsun! Şâyet Hâlık’tan korkarsan, her yerde korkarsın!..”

Gerçek sâlikler, gizli-âşikâr her zaman ve mekânda bu ilâhî sıfatlara vukûfiyet hâlinde olur ve kendilerinin dâim ilâhî murâkabe altında olduklarından gâfil olmazlar:

Bir gece vaktiydi. Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, mûtâdı olduğu üzere Medîne sokaklarını gezmekteydi ki, ansızın durakladı. Önünden geçmekte olduğu evden dışarıya kadar taşan bir ana ile kızının tartışması dikkatini çekmişti. Ana, kızına:

“–Kızım, yarın satacağımız süte biraz su karıştır!” demekteydi.

Kız ise:

“–Anacığım, halîfe süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi?” dedi.

Ana, kızının sözlerine sert çıkarak:

“–Kızım, gecenin bu saatinde halîfenin süte su kattığımızdan nereden haberi olacak?!.” dedi.

Ancak gönlü Allâh korkusu ile diri olan kız, anasının süte su katma hîlesini yine kabullenmedi:

“–Anacığım! Halîfe görmüyor diyelim, Allâh da mı görmüyor? Bu hîleyi insanlardan gizlemek kolay, ama her şeyi görüp bilen Allâh’tan gizlemek mümkün mü?..” dedi.

Rabbânî hakîkatlerle dolu bir kalbe sahip olan bu nezihe kızın, derûnî bir Allâh korkusu içinde annesine verdiği cevab, Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-’ı son derece duygulandırdı. Emîru’l-mü’minîn, onu, sıradan bir sütçü kadının kızı değil, gönlündeki takvâsı ile müstesnâ bir nasîb bildi ve oğluna gelin olarak aldı. Beşinci halîfe olarak zikredilen meşhûr Ömer bin Abdülazîz, işte bu temiz silsileden doğdu.

Bu itibarla bütün mesele, Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî murâkabesi altında olduğumuzu bilerek yaşayabilmektir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِير

“Gözler O’nu idrâk edemez, O ise gözleri idrâk eder. O, latîf ve habîrdir.” (el-En’am, 103)

a

İRÂDE: Allâh Teâlâ dilediğini murad eyler ve dilediğince işler. Onun olmasını murad ettiği şeye emri sadece “ol” demekten ibarettir; o şey hemen oluverir. Onun hikmetinden suâl olunmaz:

(O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece «Ol!» der, o da hemen oluverir.” (el-Bakara, 117)

“O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır.” (el-En’âm, 18)

(Rasûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allâh’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmrân, 26)

Bu âyet-i kerîmeler de gösteriyor ki, Cenâb-ı Hakk yegâne fâil-i muhtârdır. Her oluş ve fiil, onun irâdesine bağlıdır. Kısaca:

“Allâh’ın dilediği olur, dilemediği olmaz!”

Bu itibarla Cenâb-ı Hakk’ın rızâsının olduğu fiiller O’nun murâdı ile tahakkuk ederken rızâsının olmadığı fiillerin gerçekleşmesi de imtihân iktizâsı olarak yine O’nun izn-i ilâhîsi iledir.

Dolayısıyla her şeyde âyet-i kerîmedeki tabiriyle bir «in-şâe», yâni «O dilerse veya müsâade ederse» şartı vardır. Bu şart, bütün varlıkları, ins ü cinni, hattâ peygamberleri dahî şâmildir. Bunun bir tezâhürü bizzât Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in hayatında ümmete örnek olması bakımından tecellî ettirilmiştir. Şöyle ki:

Bir grup bedevî, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e gelerek birtakım bilgiler sordular. O da, sorulanlarla alâkalı daha evvel bir vahiy almamış olması münâsebetiyle akşamleyin mevzûyla ilgili vahyin geleceğini düşünerek onlara:

Yarın gelin; cevabınızı alırsınız!” buyurdu.

Ancak bu sözü söylerken «İnşâallâh», yâni Allâh dilerse demediğinden vahy-i ilâhî tam on beş gün kesintiye uğradı. Bu uzun bekleyişten sonra gelen ilk âyet-i kerîme şu oldu:

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا

“Herhangi bir şey için, Allâh’ın dilemesi dışında: «Onu yarın yapacağım.» deme! (İnşâallâh demeyi) unuttuğun zaman da Rabbini zikret ve şöyle de: «Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir.»” (el-Kehf, 23)

Bu âyet-i kerîme de gösteriyor ki, insanın istediği şeyler çok defa tahakkuk etmez. Zîrâ beşer, irâde ve kudreti noksan olduğundan her istediğini yapma kâbiliyet ve imkânına sahip değildir. Dolayısıyla kul, kendi imkân ve kâbiliyetinin hududunu bilip Cenâb-ı Hakk’ın irâdesine taalluk eden mes’elelerde haddini aşmamalıdır. Öyle ki Cenâb-ı Hakk, inkâr, şirk ve kul hakkı hâriç kullarının günâh ve cürümleri husûsunda azâb takdîrini dahî meçhul kılmış ve dilediği şekilde muâmele edeceğini bildirmiştir. Yâni dilediği kuluna mağfiret eyleyecek, dilemezse etmeyecektir. Bu hakîkati şöyle beyân buyurur:

وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“Göklerde ve yerde ne varsa Allâh’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allâh çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” (Âl-i İmrân, 129)

Allâh dostları, Hakk Teâlâ’nın bu sıfatını lâyıkıyla idrâk edip kendi irâdelerini O’nun irâdesine râm ederler. Yâni her hususta olduğu gibi bilhassa bu hususta da Hakk’ta fânî olurlar. Onun her irâde ettiğinin yerli yerince olduğunu bilirler ve etraflarını bu yolda istikâmetlendirirler.

Sünbül Sinan Hazretleri birgün mürîdlerine sordu:

“–Evlâdlarım! Faraza Cenâb-ı Hakk şu kâinatın sevk u idâresini size verse neylersiniz?”

Her mürîd bir şey söyledi. Kimi:

“–Bütün kâfirleri yok ederim!”

Kimi:

“–Bütün içki içenleri ortadan kaldırırım!”

Kimi de:

“–Bir tane sigara içen bırakmam!” şeklinde uzayıp giden cevaplar verdiler. Mürîdlerin arasında bulunan ulemâdan Muslihiddin Efendi ise hiçbir cevap vermeden susmaktaydı. Şeyh Hazretleri, bu defa ona dönerek:

“–Evlâdım! Ya siz ne yapardınız?”

Muslihiddîn Efendi pür-edeb şöyle cevap verdi:

“–Efendim! Hâşâ Cenâb-ı Hakk’ın irâde ve idâresinde bir noksanlık mı var ki gayri bir şey düşünüp dileyeyim? Cevabım, sadece her şeyi aynen devam ettirirdim demekten ibarettir.”

Bu cevaba pek memnun olan Sünbül Sinan Hazretleri:

“–İşte şimdi iş merkezini buldu!” buyurdular.

O günden sonra Muslihiddin Efendi, “Merkez Efendi” olarak anıldı ve üstâdı Sünbül Sinan Hazretleri’nden sonra mânevî emanet ona verildi.

İbrâhîm Hakkı Erzurumî Hazretleri de âdetâ bu hâli hulâsa edercesine Hakk’a tefvîzini şöyle dile getirir:

Hep işleri fâyıktır,

Birbirine lâyıktır,

Neylerse muvâfıktır;

Mevlâ’m görelim neyler,

Neylerse güzel eyler!

Vallâhi güzel etmiş,

Billâhi güzel etmiş,

Tallâhi güzel etmiş;

Allâh görelim n’etmiş,

N’etmişse güzel etmiş!..

KUDRET: O, sonsuz kudret sahibidir. Onun için hiçbir güçlük yoktur. Bu sıfatını Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmede:

“Hiç şüphesiz ki Allâh, her şeye kâdirdir!” şeklinde bir hulâsa ile ifâde eder.

Bir diğer âyet-i kerîmede de şöyle buyurur:

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“O’nun (Allâh’ın) emri, bir şeyi dilediği zaman, ona sadece «Ol!» demesidir. O da hemen oluverir.” (Yâsîn, 82)

Cenâb-ı Hakk’ın «Ol!» emri tahakkuk ettiğinde olmasını arzu ettiği şeyin olmaması aslâ mümkün ve O’nun kudreti nazarında câiz değildir. Dolayısıyla kudret-i ilâhiyyeyi kendi acziyetimizle mütâlaa ederek bu hususta hatâya düşmemeliyiz. Zîrâ bizdeki güç ve kudret hem sınırlıdır, hem de onların zıddı olan acziyyet ile mâlûldür. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudreti hem mahdûd değil, hem de acziyyet gibi her türlü menfî vasıftan münezzehtir, berîdir. Dolayısıyla O’nun sonsuz kudreti karşısında âciz olmayan hiçbir varlık yoktur. Bizim kudretimiz de, ancak O’nun verdiği kadardır.

O kudrete baş kaldıran nice gâfillerin hazîn âkıbetleri insanlık tarihinin felâket dolu hüsrân sayfaları olmuştur. Nemrud, Firavun, Kârun, Ebû Cehil ve daha niceleri bir hiç hâlinde bu dünyâdan göçüp gitmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın, azâb için ebedî âleme alırken onlara takdîr ettiği ölüm de, âdetâ bir istihzâ mâhiyetinde olmuştur. Bilhassa ilâhlık dâvâsı güden koca Nemrûd’un cılız ve topal bir sivrisineğe mağlûb edilmesi, kudret-i ilâhiye husûsunda câlib-i dikkat bir mesaj taşımaktadır. Yine ordusundaki fil sürülerine güvenerek Kâbetullâh’a saldırmaya cür’et eden Ebrehe ve askerlerinin, sıkletsiz ebâbîl kuşları tarafından helâk edilmeleri de ayrı bir ibrettir.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Her ne kadar bu dünyâ, senin nazarına çok büyük ve nihayetsiz görünse de bilesin ki, ilâhî kudret karşısında o bir zerre bile değildir. Gözünü aç da bir bak; bir zelzele, bir kasırga, bir sel felâketi dünyâyı ve içindekileri ne hâle getiriyor!”

Gerçekten de kudretullâh, alıştığımız ilâhî programın dışında da nice tezâhürlerle tahakkuk etmektedir. Meselâ ateş, su, rüzgâr ve diğer tabiî unsurların yapıcı vasfı, bazen kudret-i ilâhiyye ile ikinci plana itilerek tahrip edici bir kuvvet hâline gelmektedir. Bu bakımdan tabiatta meydana gelen hâdiselerin temelindeki murâd-ı ilâhîyi veya çoğu kere de izn-i ilâhîyi görmemek, kısır ve bazen de kör bir perspektife takılıp kalmak demektir. Bu gaflete düşenleri îkâz sadedinde Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Unutma ki bu dünyâ, ilâhî kudret önünde âdetâ bir saman çöpüne benzer. İlâhî irâde, bazen onu yükseltir, bazen alçaltır. Bazen sağlam, bazen kırık dökük bir hâlde bulundurur. Onu bazen sağa, bazen sola götürür. Bazen gül bahçesi hâline kor, bazen de diken hâline…”

Allâh Teâlâ, âyet-i kerîmelerde bu gerçeği sık sık dile getirir. Bunlardan biri şöyledir:

“Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allâh’ındır? Sizin için Allâh’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (el-Bakara, 107)

Ârifler ve âşıklar sultânı Yûnus, kudretullâh karşısındaki acziyeti ne güzel dile getirir:

Sensiz yola girer isem,

Çârem yok adım atmağa!

Gövdemde kuvvetim sensin,

Başım götürüp gitmeğe!..

KELÂM: O, kelâm sahibidir. Bunun için sese, harflere ve bu harflerden meydana gelen kelime ve cümleleri tertiplemeye muhtaç değildir. Yâni O’nun konuşması, harften de sesten de münezzehtir; insanların söz ve konuşmasına aslâ benzemez. Zîrâ insanların konuşması, O’nun kelâmından nasîb alarak gerçekleşir. Yûnus ne güzel söyler:

Ey sözlerin aslın bilen

Gel, di bu söz kanden gelir?

Söz aslını anlamayan,

Sanır bu söz benden gelir!

Cenâb-ı Hakk, kelâm sıfatı ile emir, nehiy ve diğer murâdını meleklerine, peygamberlerine ve insanoğluna, hattâ diğer bütün mahlûkâta bildirir. Esasen O’nun bir varlığı yaratışı da «Ol!» emriyle gerçekleştiğinden bir mânâda zâtındaki kelâm sıfatının vâsıtası ile tahakkuk etmiş olur. Kelâmdaki bu kudretin bir kırıntısı, insanoğluna nasîb kılınan kelâmda da vardır. Bunu bir şiirinde Yûnus Hazretleri şöyle ifade eder:

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı

Bal ile yağ ede bir söz!

Bütün ilâhî kitaplar, kelâm sıfatının taallukuyla zuhûr etmiştir. Bu kitapların peygamberlere gönderilişindeki vahiyler melek vasıtasıyla olduğu gibi bazen sayısız hicâb arkasından doğrudan doğruya da olmuştur. Bu, âdetâ Allâh ile bir konuşmadır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاء إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

“Allâh bir insanla ancak vahiy yoluyla veya hicâb arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir.” (eş-Şûrâ, 51)

“… Allâh hitap ederek Mûsâ’ya konuştu.” (en-Nisâ, 164)

Cenâb-ı Hakk, Mûsâ -aleyhisselâm- ile dil veya ses gibi maddî bir vâsıtayla değil, ezeldeki kelâm sıfatı ile konuştu. Hazret-i Mûsâ’nın yanında şâhid olarak getirilen yetmiş kişi ve Cebrâîl -aleyhisselâm-, bu ilâhî konuşmayı duymadılar ve hissetmediler. Mûsâ -aleyhisselâm-, bu ilâhî tecellînin karşısında kendisinden geçti. Dünyâda mı, âhırette mi olduğunu unutarak zaman ve mekânın dışına çıktı. Kendisinde, büyük bir aşk, vecd ve istiğrâk içinde Cenâb-ı Hakk’ın zâtını görmeye şiddetli bir arzu uyandı. Mukâbilinde Cenâb-ı Hakk’tan:

لَن تَرَانِي = Beni aslâ göremezsin!» fermân-ı ilâhîsi tecellî etti.

Mûsâ -aleyhisselâm-, gayr-i irâdî olarak ısrarına devâm edince, Cenâb-ı Hakk, dağa nazar etmesini, şâyet onu yerinde görebilirse, kendisini de müşâhede edebileceğini bildirdi. Rivâyetlere göre sayısız hicâbların arkasından Cenâb-ı Hakk’tan bir nûr, sızıntı hâlinde dağa aksetti. Dağ infilâk etti. Bu dehşetten Mûsâ -aleyhisselâm- bayıldı. Ayıldığında haddi aştığı için Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ederek istiğfâr etti. Mûsâ -aleyhisselâm- eğer bayılmasaydı, dağ ile birlikte o da infilâk ederdi.

Diğer taraftan Cebrâil -aleyhisselâm- gibi büyük bir melek de mi’râc gecesi sidretü’l-müntehâda Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e:

“–Yâ Rasûlallâh! Benim hudûdum buraya kadar. Buradan öteye tek başına gideceksin. Eğer bir adım ileri geçersem, yanar kül olurum!” demiştir ki, aynı hakîkate mebnîdir.

Bu hususta şu fânî âlemde en geniş vüs’at, Âlemlerin Efendisi olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e verilmiş ve O, mi’râc ile şereflenmiştir. Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, o gece husûsî bir vuslat ve mükâlemeye mazhar olmuştur. Yâni Mûsâ

-aleyhisselâm-’daki «لَن تَرَانِي; Beni aslâ göremezsin!» sırrı, O’nda «birleştirilmiş iki yay arası veya daha az» mesâfe olarak bildirilen keyfiyetiyle kullarca telâkkîsi muhâl ve mahrem olan bir vuslat ve musâhabet olarak tecellî etmiştir.

Allâh Teâlâ’nın kelâm sıfatı hiçbir kelâma benzemediği için mânâ bakımından da her türlü kelâmın mahdûdiyetinden de münezzehtir. O’nun kelâmından bizim dünyâmıza akseden ve zâhirde bize birkaç mânâsı fâş olan ilâhî beyânı, gerçekte sonsuz bir mânâ deryâsını muhtevîdir. Bunu bizzât Cenâb-ı Hakk, şöyle ifâde eder:

“De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahî, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.” (el-Kehf, 109)

“Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allâh’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allâh mutlak gâlip ve hikmet sahibidir.” (Lokman, 27)

Var olan bütün kelâmlar Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatının birer tecellîsidir. Böylece Allâh Teâlâ, kelâm sıfatındaki sonsuz kudreti tezâhür ettirmekte, ayrıca kendi yüce ism-i şerîfini sayısız lisân ile zikrettirmektedir. O, cansız zannedilenler de dâhil her mahlûka kelâm sıfatından ayrı bir lisân bahşetmiştir. Lisân-ı hâl denilen mânâ budur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız…” (el-İsrâ, 44)

Bu âyet-i kerîmenin sırrını müdrik olarak Yûnus Emre Hazretleri, şu terennümde bulunur:

Şol cennetin ırmakları

Akar Allâh deyu deyu

Çıkmış İslâm bülbülleri

Öter Allâh deyu deyu

Salınır Tûbâ dalları

Kur’ân okur hem dilleri

Cennet bağının gülleri

Kokar Allâh deyu deyu

TEKVÎN: Cenâb-ı Hakk’ın yaratma sıfatıdır. Bu, yoktan var etme demektir; yalnız O’na mahsustur. Sayısız âlemler onun eseridir. Diğer fiilî sıfatlar da tekvîn sıfatı içindedir; Mümît (öldüren), Muhyî (dirilten), Rezzâk (rızık veren) ve diğerleri.

Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

“O (Allâh) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.” (es-Secde, 7)

“O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde) semâya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (el-Bakara, 29)

“Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.” (Yâsîn, 80)

“Allâh’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin sağa sola vurarak boyun eğip Allâh’a secde1 ettiklerini görmüyorlar

mı?”  (en-Nahl, 48)

Tekvîn sıfatı, diğer sıfatlardan farklıdır. Cenâb-ı Hakk’ta ilim sıfatıyla mâlumat, mütemâyiz ve münkeşif olur. Kudret sıfatıyla varlığın var veya yok edilmeleri sahîh olur. İrâde sıfatıyla var veya yok etmeden biri diğerine tercih olunur. İşte bu tercihten sonra tercih olunanı yaratmakta bi’l-fiil müessir olan sıfat, tekvîn sıfatıdır.

Kâinâtın sır ve esrârı tekvîn sıfatında gizlidir. Bu itibarla yaratılan her zerre Cenâb-ı Hakk’ı şehâdet hâlindedir.

Hâsılı Cenâb-ı Hakk’ın kulları tarafından bilinmesi, başlıca bu sıfatlarla mümkündür. Bahsettiğimiz bu sıfatlar ve diğer sonsuz sıfât-ı ilâhiyye, ayrı ayrı zaman ve mekân şartlarına göre değil her an Cenâb-ı Hakk’ın varlığında mevcuddur.

Bütün bu sıfatlar hakkında umûmî mânâda şunları da ifade etmek gerekir:

Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir sıfatının kendi zâtında bir zıddı yoktur. Yâni O, hayat sahibidir. Ancak hayatı, mahlukat için zıddı olan ölümden münezzehtir. Vardır; varlığı, bunun zıddı olan yokluktan münezzehtir. İlim sahibidir; bunun zıddı olan cehilden münezzehtir. İhtiyaçları giderir; muhtaçlıktan münezzehtir, ilâ-âhir her sıfat-ı ilâhî böyledir.

Diğer taraftan Cenâb-ı Hakk, bütün sıfatlarında uzuv gibi vâsıtalardan da münezzehtir ve ilâhî sıfatların, Allâh’ta olduğu şekliyle insanlarda ve diğer mahlûkatta en ufak bir zerresi dahî yoktur. Sadece onların kırıntı kabîlinden tecellîleri vardır. Yâni bizim konuşmamız bize âid bir kelâm sıfatı ile değil, O’nun kelâm sıfatının kırıntı kabîlinden bir tecellîsi iledir. Dolayısıyla Allâh’ın hayât sahibi, yâni Hayy olmasıyla bizim hayatımız aslâ birbirine benzemez. O’nun görmesi bizim görmemiz gibi değildir. Kudreti de hâkezâ.

Kısaca O’nun yüce zâtına âid bütün sıfatların muhtevâları tariflere sığmayacak bir genişlik ve sonsuzluk arzeder. Onların hepsi ezelî ve ebedîdir. Hepsi O’nda mutlaktır ve sonsuz bir husûsiyetle muttasıftır. Yâni hiçbir sıfatının hudud ve sâhili yoktur. Bu itibarla O’nun ilmi, kelâmı, kudreti, tekvîni ve diğer bütün evsâfı bu mâhiyetleriyle her türlü teşbîh ve îzâhtan da münezzehtir. Bizim ve dünyâmızın husûsiyetleri ise hem mahdûd, hem de fânîdir. Bu hâliyle daha kendisini kâmil mânâda tanıyamayan insanoğlunun, elbette ki Cenâb-ı Hakk’a âid, O’na mahsûs, yâni husûsî mâhiyette olan sıfatları lâyıkı vechile idrâki mümkün değildir. Yâni nasıl ki Allâh Teâlâ’nın zâtının hakîkat ve mâhiyetini idrâk edemiyorsak, sıfatlarının da hakîkat ve mâhiyetini kâmil mânâda idrâk edemeyiz.

Diğer taraftan üst derecedeki bir varlık veya vasıf, normal şartlarda alt derecedekine benzetilmez. Benzetilirse, bu ancak onu küçültmek için yapılır. Meselâ bir kedi arslana benzetilirse, bu teşbih, onun hemcinslerine karşı kuvvet ve kudret üstünlüğünü ifade ederken, bir arslanın kediye benzetilmesi hâlinde temas edilen hakîkat, korkaklık ve acziyettir. Bu bakımdan Allâh’ı mahlukatla teşbîh ve temsîl büyük bir gaflet ve cürümdür. Bundan da öte, Cenâb-ı Hakk’ın şân-ı ulûhiyyetine yakışmayan çirkin bir iftirâ hükmündedir. Onun için bu cürme şirk, fâillerine de müşrik denir. Ez-cümle müşriklerin yanıldığı husus, meselâ Allâh’ın sonsuz derecede geniş olan işitme vasfını kendi işitme husûsiyetlerine benzetmeye kalkışmaları, O’nun görmesini kendi görüş çerçevelerine sığdırmaya cür’et etmeleri ve neticede Allâh husûsundaki inançlarını, ellerinde şekillenen âciz taş parçalarına kadar daraltmalarıdır ki, gaflet ve dalâletin bundan büyüğü olamaz. Lâkin hakîkati idrâk edip kendindeki görme, duyma, anlama, konuşma vs. bütün sıfatları Allâh Teâlâ’nın sıfatlarının kırıntı kabîlinden bir tecellîsi olduğunu kavrayanlar, hiçlik iklîminde mârifet feyizleriyle yaşar ve gerçek îmânın derin hazzı içinde fânîleşerek:

“Allâh’tan başka varlık yoktur.” derler.

Gönül ve dimağları irfânın zirvesinde:

“Yâ Rabb! Sen nasılsan öylesin!” hikmetiyle yoğrulur.

Böylece onlar, her türlü vehim ve vesveseden âzâde bir kalb-i selîm ile Rabblerine vâsıl olur, velîler defterine yazılırlar.

Bir derviş Bâyezîd-i Bistâmî’ye sordu:

“–Efendim, Allâh’ın en büyük isimleri hangileridir?”

Bâyezîd cevap verdi:

Evlâdım, Allâh Teâlâ’nın hangi ismi küçüktür ki?!. Gâfil olma; Allâh’ın bütün isimleri büyüktür. Sen ondan talebinin kabûl edilmesini istiyorsan kalbini mâsivâ işgâlinden korumaya bak! Onun esmâsı gâfil kalplerde tecellî etmez. Lâkin onun nûruyla mâmûr kalbe Allâh Teâlâ her an nice esmâsıyla nazar eyler!”