İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Büyük Şefâatçi

Kelime-i şehâdet, Allâh indinde kullar için büyük bir şefâat vazîfesi görür. Kulu necâta erdirinceye kadar Hakk’a merhamet ve afv yolunda ilticâya devam eden müessir ve makbûl bir lisân olur.

Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Arşın karşısında Allâh’ın nûrdan bir sütunu vardır. Kul

«» deyince o sütun sallanmaya başlar. Bunun üzerine Allâhü zülcelâl:

«Sâkinleş!» buyurur.

Sütun da:

«Kelime-i tevhîdi söyleyen henüz bağışlanmadı. Nasıl sâkinleşeyim?» der.

Allâhü zülcelâl bunun üzerine:

«Şüphesiz onu bağışladım.» buyurur.

Sütun da sâkinleşir.” (Bezzâr)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

ehline kabirlerinde ve mahşer günlerinde pe-

rîşânlık ve huzursuzluk yoktur. Sanki ben

«» ehlinin tepelerinden toprakları silkeleyerek kabirlerinden kalkışlarını ve bizden üzüntü ve kederi gideren Allâh’a hamd olsun, deyişlerini duyar gibiyim.”  (Fezâil-i A’mâl, 478)

 ehli demek, devamlı onunla meşgul olup zikr-i dâim içinde gönlü onunla hâllenen demektir.

İhlâs ve samîmiyetle söylenen bir kelime-i şehâdet, bütün diğer amellerden üstündür. Bütün peygamberlerin dâveti ve teblîğleri dâimâ bu cümlenin ifade ettiği hakîkat çerçevesinde olmuştur. Bütün hak dînler, bu kelimenin temeli üzerine binâ edilmişlerdir. Allâh Teâlâ buyurur:

(Ey Rasûlüm!) Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: «Benden başka ilâh yoktur; bana kulluk edin!» diye vahyetmişizdir.” (el-Enbiyâ, 25)

Allâh Teâlâ’nın her hususta olduğu gibi, afvı da herhangi bir sınırla bağlı değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de buyurduğu vechile şirk günahı dışındaki günahlardan dilediğini afvedecektir. Hadîs-i şerîflerde geçtiği üzere Cenâb-ı Hakk, yalnızca kendisine isyan edenleri ve ısrarla kelime-i tevhîdi söylemeyenleri cezâlandıracaktır. Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Dünyâyı dînden üstün tutmadıkça «» denilince, Allâh’ın gazabı gider. Dünyâyı dînden üstün tutan bir kişi

«» dedikçe Allâh Teâlâ: «Sen dâvânda samîmî değilsin!» der.” (Fezâil-i A’mâl, 481)

Ebû Hüreyre -radıyallâhü anh-’den:

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e sordum:

“Kıyâmet gününde insanlar içinde senin şefâatinle en fazla mes’ûd olacak kişi kimdir?”

Buyurdu:

“Hadîse karşı hırsını gördüğüm için bana senden evvel bunu kimsenin sormayacağını zaten biliyordum. İnsanlar içinde benim şefâatimle en fazla mes’ûd olacak kişi, tam bir ih-

lâs içinde kalbinden «» (Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur!) diyendir…” (Buhârî)

Hazret-i Berâ’dan:

Uhud harbinde yüzü demir zırh ile örtülü bir kimse Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e geldi ve harbin şiddetinden dolayı:

“–Yâ Rasûlallâh! Hemen harbe iştirâk edip sonra mı müslüman olayım; yoksa hemen müslüman olup da öyle mi harbe katılayım?” diye sordu.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

Önce müslüman ol; sonra harbet!” buyurdular.

O zırhlı cengaver de, şevkle kelime-i şehâdeti getirip önce müslüman oldu ve sonra harbe katıldı. Gönlünde yeşermiş tâze îmân filizlerinin vecd ve heyecanı içerisinde büyük bir şecâatle harbetti. Nihâyet şehîd oldu. Onun şehâdet şerbetini nûş ettiğini gören Âlemlerin Efendisi tebessüm ettiler ve kelime-i şehâdet saltanatına nâil olan bu sahâbî için:

“Az çalıştı, çok kazandı!..” buyurdular. (Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, Uhud Gazvesi, 35)