İslâm’ın Beş Ana Temeli
Daha önce temas ettiğimiz gibi İslâm:
a. Îtikad ve;
b. Amel-i sâlihler’den ibarettir.
Buna göre İslâm nazarında insanoğlunun mükellefiyeti “îtikâdî” ve “amelî” olmak üzere iki kısma ayrılır. Bunlardan îtikâdî kısımdaki esaslar amelî esaslardan evveldir. Bunun içindir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Bu ümmet için en çok korktuğum şey, şirktir.” (Müsned, IV, 124, 126) buyurmuşlardır.
Zîrâ insanlar, Allâh katında inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılmakta ve bu suretle iki ayrı millet olarak ifade olunmaktadır. Ayrıca îmânın ehemmiyeti, parçalarına ayrılamaz bir bütün olmasıyla da sâbittir. Yâni ilâhî beyânlardan birini inkâr ile tamamını inkâr arasında bir fark yoktur. Çünkü böyle bir fiil izzet-i ilâhiyyeye dokunur. Aczi mutlak olan beşerin, Allâh’ın hak dediğinin bâtıl, bâtıl dediğinin hak olduğunu iddiâ etmeye kalkışması, ne sefil bir cürümdür. Dolayısıyla beşerî amellerdeki seviye, îmân olmadıkça sahibine bir seâdet teminine yetmez. Meselâ Edison, elektriği keşfetmiş ve bununla insanlığa şunca hizmette bulunmuş olduğu hâlde inanç noktasındaki yanlışlığı sebebiyle bundan bir istifâdeye nâil olamaz. Zîrâ İslâm nazarında üssü’l-esâs îmândır.
Ancak bu esasın yegâne dayanak ve temeli de elbette ki amel-i sâlihlerdir.
Bu bakımdan İslâm dîni, bir meyve ağacına benzer, kalp ile tasdik onun toprak altındaki kökü, dil ile ikrar gövdesi, amel-i sâlihler de dalları, yaprakları, çiçek ve meyveleri gibidir. Ağaçtan beklenen şey, evvelemirde meyve olduğu gibi, îmândan beklenen de, güzel ameldir ki, Allâh’a yakın olabilmek ve mârifetullâha ermek ancak böyle gerçekleşir. Buna göre İslâm, yalnız bir îmân mes’elesi değildir. Îmân ve amelin müşterekliğidir. Amelî tarafı olmadan yaşanan bir İslâm ile ebedî seâdeti beklemek tehlikelidir. Bunun içindir ki, İslâm’ın beş ana temelinin bilhassa dördü, tamamen amel-i sâlihten, yâni ibâdetten ibarettir. Diğer bir tanesi olan kelime-i şehâdet de, esasen îtikâdı izhârın yanında bir zikir olma vasfıyla ibâdet mâhiyeti taşır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
“İslâm beş temel üzerine binâ edilmiştir:
1. Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in Allâh’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet getirmek.
2. Namazı dosdoğru kılmak,
3. Zekâtı hakkıyla vermek,
4. Allâh’ın evi Kâbe’yi haccetmek ve;
5. Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân 1-2, R. S. 5. 254)
Şâir, İslâm’ın bu beş şartını, beş ayrı güneşe teşbîhen muhtelif tasvîrlere yönelerek şöyle dile getirir:
Bize İslâm’ı veren kılmış onun şartını beş,
Beşerin rûhu için her biri bir ayrı güneş!
Biri, Allâh’ı ve Peygamberi tasdîk, özdür,
Câna cennâtı açan nûrlu, mübârek sözdür…
Biri, mi‘râc denilen mârifetin nûru namaz,
Yâre, tüm perdelerin kalktığı vuslat ve niyâz!..
Biri, hakkıyla zekât, burda helâlin pınarı,
Mahşerin dehşeti ânında seâdet çınarı…
Biri, ihlâs ile Allâh’a koşup haccetmek,
Rabbim eyler yeni doğmuş gibi insânı melek…
Biri, cân ve tene ni’met; ramazanlarda oruç,
Bu güzelliklere müştâk ise kalbin sen uç!..
Mehmedî sen de dolup beş güneşin nûruyla,
Aş karanlıkları, mü’min yürü din nûruyla…
Ancak bu beş şart, elbette ki İslâm’ın tamamı değildir. Bunlar İslâm binâsının sadece ana direkleridirler. Dolayısıyla İslâm’ı, yalnız bu ibâdetlerden ibaret zannetmek yanlış olur. Zîrâ İslâm, beşikten teneşire kadar insan hayâtı içinde bütün davranışları yönlendiren ve beşerin hem iç hem de dış âlemini tezkiye eden ilâhî bir nizâmdır. Onun engin sahasını idrâk için Kur’ân-ı Kerîm’e ve hadîs-i şerîflere sathî bir nazar atfetmek bile kâfîdir. Yukarıdaki hadîs-i şerîfin sırrı ise, müslümanlara bir istikâmet ve ölçü vermektedir. Bu istikamet, müslümanın, İslâm’ı, öncelikle hadîs-i şerîfteki beş esas üzerine inşâ ederek yaşamasıdır. Aksi hâlde onun İslâm binâsını ayakta tutmasının mümkün olmayacağıdır. Zîrâ temeli çürük bir binânın en ufak sarsıntıda göreceği zarar hayli fazla olur.
İslâm’ın, beş ana direğinin yanında daha nice unsurları vardır ki, her birinin İslâm binâsının bütünlüğü içerisinde ayrı bir payı mevcuddur. Bu hakîkate binâen bir başka hadîs-i şerîfte buyurulur:
“İslâm sekiz paydır. İslâm’a inanmak bir paydır; namaz bir paydır; zekât bir paydır; oruç bir paydır; beytullâhı ziyâret bir paydır; iyiliği emretmek bir paydır; kötülüklerden sakınmak bir paydır; cihâd bir paydır…”
Farz olan emir ve nehiyler, bir pergelin sâbit olan ucuna; sünnet kabîlinden olan diğer emir ve nehiyler, yâni nâfileler de onun müteharrik (hareketli) ucuna benzer. Bu demektir ki farzlar, istisnâsız herkese şâmil olurken nâfileler, pergelin müteharrik kısmının hareket sahası kadar bir genişlik gösterir. Yâni her kul, nâfile bahsinde kendisine verilen iktidar ve istidad nisbetinde bir teklife muhatabdır. O hâlde Hazret-i Ebû Bekir istidadında olan bir kimsenin çok az istidadlı bir kimse gibi îmân ve amel-i sâlih iklîminde cılız yaşaması doğru olmayacağı gibi, istidadsız bir kimsenin de Hazret-i Ebû Bekir gibi yaşayabilmesi mümkün değildir. Aslolan, farzları kâmil bir şekilde edâdan sonra Cenâb-ı Hakk’ın verdiği istidad ve iktidar nisbetinde amel-i sâlihlere sarılmak sûretiyle zühd ve takvâ yolunda vâsıl-ı ilâllâh olmak ve ihsân edilen halîfetullâh sırrını muhâfaza edebilmektir.
İslâm’a zâhirî vukûfiyet kadar mânevî vukûfiyet de mühim olduğundan Cenâb-ı Hakk, onun temelini ve bu temele bağlı hassas nükteleri Rasûlü vasıtasıyla ümmete te’kîden ve mükerreren bildirmiştir. Bunda gâye, İslâm ve îmânın öz mâhiyetiyle doğru bir şekilde öğrenilip dînin sağlam olarak ikâmesidir. Nitekim bu hakîkat çerçevesinde beyân edilen ve Cibrîl hadîsi diye de meşhûr olan rivâyeti Ömer -radıyallâhü anh- şöyle nakleder:
Ben Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde hiçbir yolculuk alâmeti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini dizlerinin üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı:
“–Ey Muhammed -sallâllâhü aleyhi ve sellem-! Bana İslâm hakkında bilgi ver!”
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- açıkladı:
“İslâm, Allâh’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekat vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullâh’ı haccetmendir.”
Yabancı:
“–Doğru söyledin” diye tasdîk etti.
Biz hem sorup hem de söyleneni tasdîk etmesine hayret ettik.
Sonra tekrar sordu:
“–Bana îmân hakkında bilgi ver?”
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- açıkladı:
“Allâh’a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhıret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allâh’tan olduğuna da inanmandır.”
Yabancı yine:
“–Doğru söyledin!” diye tasdîk etti.
Sonra tekrar sordu:
“–Bana ihsân hakkında bilgi ver?”
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- açıkladı:
“İhsan, Allâh’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allâh’a ibâdet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.”
Adam tekrar sordu:
“–Bana kıyâmet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?”
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bu sefer:
“Kıyâmet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla bir şey bilmiyor!”
karşılığını verdi.
Yabancı:
“–Öyleyse kıyâmetin alâmetlerinden haber ver!” dedi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- şu açıklamayı yaptı:
“Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakîr -Müslim’in rivâyetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.”
Bu söz üzerine yabancı çıktı, gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifâde Müslim’deki rivâyete uygundur. Diğer kitaplarda “Ben üç gece sonra Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’le karşılaştım.” şeklindedir.-
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Ey Ömer! Suâl soran bu zâtın kim olduğunu biliyor musun?”
diye sordu.
Ben:
“–Allâh -celle celâlühû- ve Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- daha iyi bilir!” deyince şu açıklamayı yaptı:
“Bu, Cebrâîl -aleyhisselâm-dı. Size dininizi öğretmeye geldi.” (Müslim, Îmân, 1)
Hâsılı İslâm dîni, âyet-i kerîmede buyurulan:
“Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (ez-Zâriyât, 56)
beyânındaki kulluğun tezâhür ve tecellî mekânıdır. Allâh’a ibâdet dînidir. Bu gerçeği insanlara bildirmesi husûsunda Cenâb-ı Hakk, Rasûlü’ne şöyle buyurur:
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Bana, dîni sadece kendisine hâlis kılarak Allâh’a ibâdet etmem emredildi.”
“Hem O’nun birliğine teslim olan müslümanların ilki olmam da bana emredildi.”
“De ki: Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”
“De ki: Ben dinimi kendisine hâlis kılarak yalnız Allâh’a kulluk ederim.” (ez-Zümer, 11-14)
“Allâh, kimin bağrını İslâm’a açmış ise işte o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Artık Allâh’ın zikri husûsunda kalpleri katılaşmış olanların vay hâline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” (ez-Zümer, 22)
İfâde etmelidir ki dindarlık, gelişigüzel inanmak ve neye olursa olsun bağlanmak demek değildir. Din, kâinâtı kuran, hayat ve ölüm tatbîkâtını idâre eden Allâh’ın emrine ve rızâsına uygun olan inanışlar ve amel-i sâlihlerdir.
Din kurma salâhiyeti, peygamberlerden başka kimseye verilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in eski mukaddes kitaplardan farklı olarak mahfûz kalması, beşerî müdâhaleden uzak bulundurulması, mûcizesinin kıyâmete kadar devamındandır.
İslâm dîni, geçmiş asırlardan beri süregelen bâtılları, evhâm ve efsâneleri yıkmış, her türlü dalâlet ve karanlık telkînleri merdûd kılmış, yalnız hak, hakîkat, ahlâk, huzûr, fazîlet ve adâleti tervîc ve teblîğ ile insanlığı selâmet ve seâdet iklîmine hazırlamış, fikir ve vicdanların1 aradığı gerçeklere nâil eylemiştir.
İslâm dîni, insana kendisini kendinde buldurur. Cenâb-ı Hakk’ın:
“Rûhumdan nefhettim!..”
buyurduğu cevhere ulaştırır. Yaratılmışların incelik, zerâfet ve güzelliklerine erdirir. Gönül aynasını parlatır. Cânı cânâna kavuşturacak yaratılış sırrından nasîblendirir. İlim, yüksek ahlâk, merhamet, şefkat, afvedicilik gibi cemâlî sıfatlarla mü’min gönülleri tezyîn eder.
İslâm dîninin seâdet parolası, îmân ve amel-i sâlihten ibarettir. Bunun için sâlih mü’minler; aklını Hakk’a, kalbini hayra, âzâlarını da güzel ve faydalı işlere bağlayarak amel-i sâlih ömrü yaşarlar.
Hâsılı İslâm, her kesimden her insana dünyâyı mânevî bir cennete çeviren ve ölümü şeb-i arûs (düğün gecesi), dirilişi de ebedî bir seâdet ve sonsuz bir vuslat hâline getiren bir iksîr-i ilâhîdir.
Merhûm Âkif, günümüzün manzarasına bakarak İslâm’a sarılış bakımından zayıflayan müslümanları bu ilâhî iksîre şöyle dâvet eder:
Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyâma,
Rucû etsinler artık müslümanlar sadr-ı İslâm’a!..
Allâh’ım! İki dünyâmızı da İslâm ile azîz eyle! Bizleri o yüce nûrundan mahrûm eyleme! Canımızı müslüman olarak al ve bizleri sâlih kullarının arasına ilhâk eyle!..
Âmîn!
