İÇİNDEKİLER
ARAMA:

İSLÂM ve ONUN ULVÎ YAPISI

İlk insan ve ilk peygamber olmak itibarıyla Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’la başlayıp devam eden dîn-i mübînin her oluş safhasında muhtevâsı aynıdır. Fark, sadece beşerî hayatın gösterdiği gelişmeler istikametindeki ictimâî hükümlerde görülür.

Buna göre Hazret-i Âdem’den âhirzaman nebîsine kadar ilâhî teblîğ mahsûlü olan ve adına “dîn” denilen müessesede muhtevâ hep aynıdır ve o muhtevânın adı “İslâm”dır.

Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Bütün peygamberler birbirlerinin babadan kardeşleridir. Dînleri birdir.” (Buhârî, Enbiyâ, 48)

Bu itibarla İslâm, umûmiyetle sanıldığı gibi yalnız Kur’ân’ın muhtevâsına münhasır değildir. Bütün semâvî dînler, beşerî tahrifler meydana gelmeden evvelki hâlleriyle hep odur. Yâni İslâm’dır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de:

إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَ

“Allâh indinde dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır.

Aynı zamanda bu ifade, beşeriyyetin dünyâ ve âhıret selâmeti için yegâne reçetenin de sadece İslâm olduğunun bir beyânıdır.

Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede daha sarih bir şekilde şöyle ifade buyurulur:

وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

“Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

O hâlde tâ Âdem -aleyhisselâm-’dan beri beşerin tekâmül seyrine bağlı olarak bir gelişmeye mazhar olup Kur’ân’da kemâlin zirvesine ulaşmış bulunan İslâm nedir?

Evvelemirde bu hususta yapılan bütün tariflerin özü kısaca şu iki noktada toplanır:

1. Îtikad (Âmentü’de belirtilen esaslara doğru ve samîmî bir şekilde îmân),

2. Amel-i sâlih (îmândan sonra Cenâb-ı Hakk’ın bizlerden istediği ibâdet ve muâmelâtı ihlâs ve samîmiyetle îfâ).

İşte bu iki husûsun bağrında yaşanan İslâm, düşünce, yaşayış ve davranışlarımızın ilâhî nizâmını sağlayan muvâzeneli güzellikler zinciridir. Akıl, kulak, göz, dil ve gönül arasında ulvî rabıtalar kurarak Allâh’a uzanan bir yoldur. Ondaki yüce ve sırlı incelikler, bir rahmet olarak taşa dahî damlasa, onu topraktan daha yumuşak bir gönül hâline getirir. Ancak ondan uzak gönüllerse, gaflet çöllerinde kuruya kuruya taş kesilmiş demektir. Bu hâlden kurtuluş da, yine İslâm iledir.

İslâm, fikrî, kavlî ve fiilî bakımdan insanı en güzel şekilde yoğurup kemâle erdiren ve karanlıklardan nûra çıkaran seâdet fecridir. Yâni o, alçakta olanları yükseltip zirveleştiren bir müessirdir. Bir toprak gibidir ki, kendisine teslîm olan nice çürük dal ve budak parçalarından, hattâ teressübattan dahî gözleri ve gönülleri okşayan nâdîde güller, menekşeler, lâleler ve zambaklar yetiştirir. Basit ve sıradan kulları mümtaz hâle getirir. Hilkatleri aslî hâllerine çevirerek güzelleştirir. İnsan ve kâinatın sırlarının sermâyesi odur.

Bu bakımdan o, ebediyyet yolculuğunda kulları hüsrâna düşürmeden ilâhî nîmetler meşheri olan cennete sevkedici yegâne sırât-ı müstakîmdir, bir nîmet-i ebedîdir. Bu nîmeti şâir şöyle dile getirir:

Kalbe kevser suyu, bir âb-ı hayât; dîn-i mübîn,

Onu içtikçe yaşar bizle semâvât u zemîn!

Sidredir, yerde bırakmaz kulu İslâm burağı,

Götürür ümmeti mi‘râca Muhammedü’l-Emîn!

O cihân tâcı, duâ kıldı günâhkâra dahî,

Biz yeter ki diyelim cân u gönülden; âmîn!

Nûr-i İslâm’a gönül, sadece insanlar mı?

Cümle dağlar, dereler, ay ve güneşler mü’min!

Hub-cemâl, lutfediyor vaslını, hem cennetini,

Mehmedî cân verebilsek okunurken Yâ-Sîn!..

İslâm inancı, yeryüzünün helâk girdaplarında bocalayan perîşân insanına ilâhî bir lutuf olarak indirilen bir hablullâh, yâni Allâh’ın ipidir. Ona gönüllerini râm edenler, fânîliklerden sıyrılarak rûhânî ufukların seyyâhı olup mîrâca dek yükselir. Ölümsüzler kervânına katılır.

Bu râm oluş ile İslâm’ın ulvîliklerine nâiliyyetin tahakkuku içindir ki onu, her husûsta Allâh’a teslîm olmak şeklinde tarif etmişlerdir. Çünkü beşeri yüceltecek olan kulluk husûsiyetinin en güzel tezâhürü teslîmiyet ile mümkündür.

Hakk Teâlâ, kulluğun zirvesinde olan peygamberlerine, İslâm’ı bütünüyle hayâta geçirici umûmî bir emir mâhiyetinde:

“Allâh’a teslîm olun!” buyurduğunda her biri:

“Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a teslîm oldum…” şeklinde arz-ı teslîmiyet ve kulluklarını beyân ve isbât etmişlerdir.

Cenâb-ı Hakk, bu hakîkati İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın şahsında şöyle beyân buyurur:

إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

“Rabbi ona: «İslâm ol!» dediğinde, (O): «Âlemlerin Rabbi’ne teslîm oldum!» dedi.” (el-Bakara, 131)

Bu teslîmiyet, Allâh ile beraber olmanın, daimâ O’nu zikretmenin ve O’na şükretmenin bir nişânesidir. Zaten bütün ibâdetlerde ve kulluktaki gâye de Allâh ile beraber olabilmektir, yâni mârifetullâh ve muhabbetullâhtır.

Bu hususla alâkalı olarak şu misâl pek hikmetlidir:

Rivayete nazaran bir vâiz kürsüde kabir ahvâlini anlatmaktaydı. Cemâatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı. Vâiz, sohbetinin sonuna doğru Cenâb-ı Hakk’ın kabirde soracağı suallerden bahisle:

“İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını mülkünü nerede harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harama, helâle dikkat ettin mi, sorulacak!.. Bunlar sorulacak; şunlar da sorulacak!..” diye uzun uzadıya birçok husus saydı.

Bu kadar teferruata rağmen meselenin özüne dikkatin çekilmemesi üzerine Şiblî Hazretleri, vâize seslendi:

“Ey vâiz efendi! Suâllerin en mühimini unuttun! Allâh Teâlâ soracak ki: Ey kulum! Ben seninleydim, sen kiminleydin?”

Bu inceliği nazar-ı dikkate aldığımızda İslâm;

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ

“Siz her nerede iseniz O sizinledir!” (el-Hadîd, 4) şuurunda yaşayarak O’na kavuşmaktır.

Dolayısıyla İslâm, Allâh’a muhabbet, bağlılık ve itâat zemininde ebedî selâmetin ve vuslatın sağlanması demektir. Yerlerin ve göklerin ıslâh ve nizâmı itâate bağlıdır. İnsanlarda kulluk ve itâat olmadığı zaman ilâhî program gazap tecellîlerine inkılâp eder. Âyet-i kerîmede buyurulur:

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat belirir (düzen ve âhenk bozulur, âfetler zuhûr eder) ki Allâh (insanların) yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler…” (er-Rûm, 41)

Buna göre kulluk ve itâatten, yâni İslâm’dan kopuş karada ve denizde düzen ve âhengin bozulmasına sebebiyet vermekte ve meydana gelen âfet türünden hâdiseler, mücrimlere bu dünyâya âit küçük bir cezâ mâhiyetinde tekrar İslâm’a sarılmayı te’mîn edici îkâz tecellîleri vasfını taşımaktadır.

Basar ve basîret sâhibi olan kul, İslâm vesîlesiyle esere bakar müessiri, sebebe bakar müsebbibi görür; maddeye bakar mânâsını sezer; fânî dünyânın hakîkatini idrâk ile âhıreti hatırlar; şu muhteşem kâinât manzûmesini, bilhassa engin semâları seyredip ilâhî kudret ve azametin her an farkında yaşar; aczini ve nefsini bilir, kulluktan uzaklaşmaz; ebed âlemine doğru Rabbine yolculuktaki esrâr-ı ilâhiyyeye vâkıf olur ve vuslat iştiyâkı içinde secde edenler kervânına katılır. Böylece yaratılış gâyesi hâsıl ve kul da sonsuz nîmetlere, kurtuluşa ve ilâhî vuslata vâsıl olur. Âyet-i kerîmede buyurulan:

فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُون

“Allâh kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar…” (el-En’am, 125)

hakîkati tecellî eder.

Ancak bu tecellîden âdetâ kaçarcasına uzaklaşanlar da, âyet-i kerîmenin devamında buyurulan:

“… (Allâh) kimi de saptırmak isterse, (sanki o kimse) göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allâh inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir.” (el-En’am, 125) hitâbına dûçâr eden bir gaflet girdabında perîşânlık ve hüsrân âvâzeleri ile ebediyyen helâk olurlar.

O hâlde yegâne kurtuluş, beşere ancak İslâm’ın seâdet iklîminde nasîb olmaktadır. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Kim «Rabb olarak Allâh’ı, dîn olarak İslâm’ı, Peygamber olarak Muhammed’i kabûl edip hoşnûd oldum.» derse, cennet ona vâcib olur.” (Ebû Dâvûd, Salât, 36; Tirmizî, Salât, 42)

İslâm, silm ve selâmet kökünden gelmektedir ki, bağlılık, Hakk’a râm oluş, selîm ve lekesiz tutmak, selâmete girmek, ihlâs ve samîmiyet gibi muhtelif mânâları da içine alır ve esasta îmân ile birleşir.

Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sûresi olan Fâtiha-i Şerîfe de, mecâzen İslâm’ın tarifinden ibarettir. Buna göre:

İslâm, gazaba uğratmadan ve sapıklığa da düşürmeden kulu sırât-ı müstakîme (dosdoğru yola) ileterek seâdet ve selâmetin feyizli kucağında Allâh’ın sonsuz nîmetlerine mazhar kılmak suretiyle:

“Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamd olsun!” dedirten ve bu hâlin devamı için:

“Allâh’ım! Ancak sana kulluk ederiz ve ancak senden yardım dileriz.” sırrını yaşatan ilâhî bir dîndir.

Dolayısıyla îmân ihtiyacının tatmini, aklın teskîni, mal ve canın emniyeti, neslin muhâfazası ve en güzel âhıret ticareti ancak İslâm ile mümkündür. Bütün muhtevâsı dikkate alındığında o;

En doğru bir îmân dînidir. İnanç esasları, dâimâ ulvî temeller üzerindedir. İnsan şeref ve haysiyetini zedeleyen şirk gibi inanç sakatlıklarından uzaktır.

Rûhları besleyen bir ibâdet dînidir. Kulları mükellef tuttuğu ibâdetler nice muhtelif şekil ve hikmetleriyle hem bedenî hem de rûhî öyle istifâdelere nâil eyler ki, gönüller onların doyumsuz hazlarıyla âdetâ bir cennet hayatı yaşar.

Bir rahmet dînidir. Beşeriyet nice günah ve gaflet çukurlarında bocalarken onlara yaptıklarının karşılığı olarak helâk ve hüsrândan ziyâde rahmet ve afv kanatlarını açarak seâdet iklîmine çekmeye gayret eder. Cenâb-ı Hakk’ın: «Rahmetim, gadabımı geçmiştir!» (Buhârî, Tevhîd, 15, 22; Müslim, Tevbe, 14-16) beyânı da bunun bir nişânesidir.

Bir merhamet dînidir. Rahmetle hemen hemen aynı mânâya gelen merhamet, İslâm dîninin en mühim temel hususiyetlerindendir. Öyle ki, Kitâbullâh’ın serlevhası olan “Besmele”de Cenâb-ı Allâh, lafza-i celâlinin yanında merhamet husûsiyetini ifâde eden Rahmân ve Rahîm kelimelerini zikretmiş, ardından ilk sûre olan Fâtiha-i Şerîfe’nin ikinci âyetinde de aynı esmâ-yı ilâhiyyesini tekrar eylemiştir. Daha sonra bir başka sûrenin ilk kelimesi olarak Rahmân sıfatını kullanmış ve bu adı o sûreye de bahşetmiştir. Böylece orada: “Kur’ân’ı Rahmân (olan Allâh) öğretti!” ifadesiyle bütün bir Kur’ân’ın ve muhtevâsının beşeriyyete Cenâb-ı Hakk’ın bir merhameti olarak takdîm edildiğine de işaret buyurmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in bir rahmet ve şifâ olduğu İsrâ Sûresi’nde açıkça beyan edilmektedir.

Diğer taraftan Allâh Teâlâ’nın peygamberlerine verdiği en yüce hasletlerden biri de merhamet olmuştur. Bilhassa:

“Ey Rasûlüm! Biz seni âlemlere ancak bir rahmet olarak gönderdik!” (el-Enbiyâ, 107)

beyânı vechile Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’de bu vasıf hiçbir insanın tâkat getiremeyeceği bir zirve teşkil eder. O’nun; Tâif’te taşlanıp kan revan içinde kaldığı zaman kendisine gelerek: «Yâ Rasûlallâh! Arzu edersen, şu kavmi helâk edelim!» diyen başta Cebrâîl ve diğer meleklere: «Hayır bunu istemem! Ben bir rahmet ve merhamet peygamberiyim!» demesi ve ardından da o kavim hakkında hayır-duâ etmesi, engin merhametinden sadece bir nümûnedir. Diyebiliriz ki, İslâm’da îmânın ilk meyvesi, merhametten ibarettir. Bu istikâmet üzere yaşayan Hakk dostları, kulluğu kısaca şu iki hususla ifade etmişlerdir:

a. Tazîm li-emrillâh, yâni Allâh’ın emirlerini hürmet ve ihtiram içinde yerine getirmek,

b. Şefkat li-halkillâh, yâni yaratılanlara yaratandan ötürü şefkat ve merhamet göstermek.

Mantık dînidir. İslâm akıl ve mantık mahsûlü değildir, ancak onları da yaratan yüce Mevlâ tarafından gönderildiği için akıl ve mantığı en güzel ve doğru şekilde yönlendirip insan muvâzenesini mükemmel bir sûrette temin eder. Yâni akıl, keyfiyet ve kemmiyet âlemlerinde dönüp dolaşır, neticede gâyesine ancak tevhîd ile ulaşır. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık: «Akletmez misiniz?» buyurarak insanları tefekkür âlemine çağırır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de: «Bir saatlik tefekkür, altmış senelik ibâdetten efdaldir.» buyurarak aklı mârifet ve hikmet deryâsında kullanmanın ehemmiyetini beyan eyler. Zîrâ akıl, vâsıl-ı ilâllâh olma yolunda bir tercümandır.

Muhabbet ve aşk dînidir. İslâm, sadece akıl ile gönle yol aldırmaz. Zîrâ akıl, nice faydasına rağmen bazen de vuslata uzaktan tercüman olmaya kalkarak insanı hedefe götürmez ve vesveseler girdabında bocalatır. Dolayısıyla onu muhabbet ve aşkın emrine vermek, aşk parlaklığı ile parlatmak zarûreti vardır. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Bahtı yâver ve tâlihli kul bilir ki, kuru kuruya akıl ve zekâ taslamak iblîsten, onu aşk ile yoğurarak muhabbet ile Hakk’a yürümek ise Âdem’dendir! Aşk gemiye benzer. Gemiye binen kişinin âfete uğraması nâdirdir. Çok defa kurtulur.”

Filozoflar gibi aklı aşksız olarak kendilerine kılavuz edenler, zamanın esîri, göz ve kulak putlarının hizmetkârı olurlar. Oysa aklın Hakk’ı tanıması, aşk sayesindedir. Aşka gelince, o akıldan sadece bir dayanak alarak faydalanır.

Aşkın semeresi fedâkârlıktır. Bu, can vermeğe kadar gider. Ashâb-ı kirâm, Allâh -celle celâlühû- ve Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- yolunda can ve maldan vaz geçmeleri neticesinde insanlığın en mümtaz şahsiyetleri oldular. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in her arzûsuna:

“Anam, babam ve canım sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” diyerek hayatı, aşk ve heyecan dolu mânevî ve müstesnâ bir iklîm içinde yaşadılar.

Bu itibarla İslâm, bir gönül dînidir. İnsanların gönül âlemlerini tezyîn eder.

Bir denge dînidir. Hiç şüphesiz İslâm’ın en büyük husûsiyetlerinden biri onun yapısındaki ulvî dengedir. Cenâb-ı Hakk, şu kâinâta nasıl müthiş ve mükemmel bir denge koymuşsa, aynı dengeyi beşeriyyete gönderdiği dîn-i mübîne de koymuştur. Bu bakımdan İslâm’ın hangi tarafı ele alınırsa alınsın, müstesnâ, mûtenâ ve ulvî bir ilâhî denge karşımıza çıkar. Bu denge; dünyâ-âhıret, beden-rûh, kadın-erkek, fakir-zengin, halk-idâreci, küçük-büyük, genç-yaşlı, madde-mânâ v.b. bütün hususlarda öylesine yüce bir şekildedir ki, zâhirde birbiriyle tezat hâlinde olan bu farklılıkları, hakîkatte birbirini tamamlayan bir bütün hâline getirir. Zîrâ bunların her biri diğeri için elzem hususlardır. Zîrâ dünyâ için âhıret âlemi, âhıret için dünyâ âlemi, beden için rûh, rûh için beden ilâ-âhir vazgeçilmez bir zarûrettir. İşte İslâm, bu gerçek etrafında her iki tarafı da yerli yerine oturtarak bunları birbirinden şikâyete değil âdetâ şükre vesîle eyler. Aradan tenâkuzu kaldırıp tenâsübü koyar. Böylece insanı iki kanatlı hâle getirerek ona yücelik semâsının yollarını açar.

İlim ve hikmet dînidir. İslâm câhiller dîni değildir. Bilâkis o, câhilliği ve devr-i cehâleti kaldırmak için gönderilmiş en son ve en mükemmel bir dîndir. Nitekim Allâh’tan hakkıyla korkup takvâ üzere yaşayabilme şartının ilim olduğu sadedinde:

“Allâh’tan (hakkıyla) ancak âlim kulları korkar!

(Fâtır, 28) buyurulmuştur.

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:

“Âlimin âbide üstünlüğü, benim, içinizden en alt seviyede olana üstünlüğüm gibidir…” (Ebû Dâvûd, İlim, 1) şeklinde beyânı, meselenin ehemmiyetini idrâk bakımından bu hususta kâfî ve vâfîdir.

Ancak İslâm, ilmin çorak bir arazî hâlinde olmasını istemez. Onu hikmet ve irfân kaynaklarıyla besleyip bir gülistâna çevirir. Yoksa vicdanı eksik bir tıp bilgisi, sahibinin elinde nasıl bir cinâyet vâsıtası olmaya müsaitse, ilim de hikmet ve irfândan uzak kaldığında faydadan çok zarara müsaittir. Buna işâreten Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Kim dünyâda ilmini artırır da zühd ü takvâsını artırmazsa, o kimse ancak Allâh’tan uzaklığını artırır.” (Kenzü’l-İrfân, 62)

En yüce ahlâk dînidir. Mahlukat arasında zirve varlık insandır. İnsan Allâh’ın halîfesidir. Cesedi topraktan yaratılmış, içine Rabbin kudretinden bir sır üflenmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, insana hitab ederken o cevhere dikkat çeker. O cevherin nefs engeli ile kirlenmemesini arzu eder. Yâni kulun, nefsin menfîliklerinden sıyrılıp yüce bir ahlâka bürünerek kalb-i selîm ile Cenâb-ı Hakk’ın dâvetine icâbet etmesini ister.  Bu itibarla hakîkî mânâda insanlık vasfıyla yaşayabilmenin yegâne şartı dîn ve ahlâkın ulvî hedeflerine ulaşabilmektir. İnsanlığın kemâli ve güzel ahlâkın zirve noktadaki misâli de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’dir. O, güzel ahlâk mevzûunun, peygamber olarak gönderilişinin sebeplerinden biri olduğunu beyân ile şöyle buyurur:

“Şüphesiz ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.”  (Muvatta, el-Hulk, 7)

Nitekim Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de rasûlünü medh u senâ ederken onun ahlâk güzelliğine işaret buyurur:

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki sen, en yüce bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 4)

Bu senâya mazhar olan Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ashâbın ifadesine nazaran örtüsüne bürünen bir genç kızdan daha hayâlı idi. Buyururlardı ki:

“Hayâ ve îmân bir aradadır; biri gittiğinde diğeri de gider!” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 53)

Bu hakîkat ışığında Hazret-i Mevlânâ da şöyle buyurur:

“«Îmân nedir?» diye aklıma sordum. Kalbimin kulağına eğilip: «Îmân edebden ibârettir…» diye fısıldadı. O hâlde edebi olmayan kimse, Allâh’ın lutfundan mahrûm kalır.”

Nezâket, letâfet ve zarâfet dînidir. İslâm Peygamberi’nin beyânlarına binâen bu dünyâda çok ehemmiyetsiz gibi görünen nezâket, hesap gününde pek ehemmiyet kazanacaktır. Her bakımdan bir üsve-i hasene (en güzel örnek) olan Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bu hususta, yâni nezâket ve zarâfette de bizlere en mükemmel bir misâldir. O, bir kimsede gördüğü bir hatâyı düzeltirken dahî nezâket ve zarâfeti elden bırakmaz, o şahsa hitaben değil, umûma hitaben:

“Bana ne oluyor ki, bazılarınızı şöyle yaparken görüyorum!..” buyurarak sanki kendilerine galat-ı ru’yet, yâni yanlış görme izâfe edercesine sözlerine başlarlardı.

Hak ve hukuk dînidir. İslâm’ın üzerinde durduğu en ehemmiyetli mes’elelerden biri de hak ve hukuktur. Öyle ki, Allâh Teâlâ indinde şirkten sonra afvedilmeyen ikinci husus, kul hakkı olarak beyân edilmiştir. Hattâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, vefâtıyla netîcelenen ağır hastalığı esnâsında dahî bu husûsa dikkat çekmiş ve bizzat kendisi, bîtâb hâline rağmen mescide giderek ashâbıyla helâlleşmiş ve:

“Ashâbım! Kimin malını yanlışlıkla aldıysam, işte malım; gelsin alsın! Kimin sırtına yanlışlıkla vurduysam, işte sırtım; gelsin vursun!..” (M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, c. II, s. 38) buyurmuşlardır.

 İşte böylesine hassas, zarîf ve aynı zamanda da sağlam temeller üzerine oturtulan İslâm adâleti, bütün beşeriyyeti hayrân bırakacak bir ulvî seviye arzeder. Nitekim 1789 büyük Fransız ihtilâlinin fikrî temellerini hazırlayanlardan biri olan filozof Lafayet, meşhûr insan hakları beyânnâmesi yayınlanmadan bütün hukuk sistemlerini tedkîk etmiş ve İslâm hukukunun üstünlüğünü görerek şöyle haykırmıştır:

“Ey Muhammed! Senin adâleti gerçekleştirmek husûsunda ulaştığın seviyeyi bir daha hiç kimse gösteremedi!..”

İslâm tarihi bu adâletin nice tezâhürleriyle doludur. İşte bunlardan biri:

Bir kimse, at satın almıştı. Hayvan iki yaşında ve gayet gürbüz olduğu hâlde üç gün içinde öldü. Adam, atı satan kimsenin kendisine karşı bir düşmanlığı olduğu ve bu sebeple ona uzun vâdede zehirleyecek bir şeyler yedirdiğinden şüphelendi. Peşpeşe üç gün mahkemeye gitmesine rağmen kadıyı bulamadığından dolayı vakit geçirmeden durumun tedkîki için atı baytara götürdü. Baytardan aldığı bilgiler de kanaatini doğrular mâhiyetteydi. Bir zaman sonra tekrar mahkemeye uğradığında kadıyı yerinde buldu ve meseleyi arzetti.

Kadı:

“–Niçin evvelâ bana gelmedin de baytara gittin? İlk anda gelseydin de sıcağı sıcağına çâresini bulsaydık!” deyince şikâyetçi:

“–Efendim! Falan günler, üç gün üstüste makamınıza geldim. Fakat yoktunuz!” cevabını verdi.

O zaman kadı:

“–Haklısın, geldiğin günlerde burada yoktum. Memleketteydim. Zîrâ anacığım vefât etmişti…” dedi.

Ardından bir lahza sükûta bürünüp düşündükten sonra kâtibe dönerek şunları söyledi:

Mesele anlaşılmıştır. Yaz kâtip! Vazîfe mahallinde bulunmadığı için zarârın kadıdan tazmînine…”

Hâsılı İslâm, bütün yönleriyle maddî ve mânevî yegâne ve müstesnâ bir hayât dînidir. Dâimâ hakka tarafgirlik, teslimiyet ve bağlılıktır; îmân da, hakkı kabul ve tasdiktir.

Bu hakîkat çerçevesinde eskiler, müslüman olmadığı hâlde selîm fıtratının muktezâsı olarak İslâm’a tarafgirlik gösterip takdîrkâr davrananlara “dinsiz bir müslüman” tabirini kullanır ve müslüman olduğu hâlde tarafgirlik göstermeyenlere de “gayr-i müslim bir mü’min” derlerdi.

Dolayısıyla ancak samîmâne bir şekilde yaşanan İslâm, insan rûhunun arınıp tertemiz olduğu mânevî, ilâhî, engin bir deryâdır. Nefsî arzulara aldanıp esfel-i sâfilîne düşen kulları tekrar ahsen-i takvîme götüren tek müessir, İslâm’ın mübârek ve lutufkâr istikâmetidir.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Kul, İslâm’ı kabul edip de onu güzel yaşarsa, daha önce yaptığı her sevabı yazılır, geçmişte yaptığı her bir günahı da silinir. Ondan sonra (yaptığı amellerin karşılığı) şöyle olur: Her sevaba karşılık on ilâ yediyüz katına kadar sevap yazılır. Günah ise karşılığı ne ise öyle yazılır, ancak Allâh bağışlayıp da o günahtan tamamıyla geçiverirse başka.” (Nesâî, Îmân, 10)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, İslâm’ı teblîğe başladığı andan itibaren onu kabul etmeyenler, adâlet ve hakkaniyeti bir kenara bırakıp kendi azgınlık ve gafletleri içerisinde nefislerinin ve şeytanın kurbanı olarak yaşamak ve böyle hüküm sürmek isteyen kimseler olmuştur. Tarih, bunun nice misâline şâhiddir. Mekke müşrikleri, gönül semâlarına doğan «Eşsiz Nûr»un farkında oldukları ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i el-Emîn ve es-Sâdık olarak kabul ettikleri hâlde kararmış kalblerine İslâm’ın nûrunu aksettiremediler, vicdânen hakîkati kabul ettikleri hâlde nefsâniyetlerine mağlub olarak garip bir inkâr çukurunda ne hâllere dûçâr oldular. Kendilerine yazık ettiler. Kur’ân’ı vicdanen kabul ettikleri hâlde nefsâniyete aldanarak reddettiler, çıkmazların içinde kaldılar. Yıllardır Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i müjdeleyen hıristiyan ve yahûdîler de, sırf kendi içlerinden çıkmadığı için ırkî bir asabiyetin te’siriyle «Varlık Nûru»nu yalanladılar. Bilhassa yahûdîler, ezelî ve ebedî bir gerçeği, inkâr husûsunda diğerlerinden daha ileri gitmekteydi. Şu rivâyet, bu hakîkati yansıtması bakımından pek ibretlidir:

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, yahûdîlere Kur’ân-ı Kerîm’den:

“Buna karşı seninle münâkaşaya kalkışırlarsa de ki: «Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allâh’a teslîm etmişimdir.» Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: «Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?» Eğer İslâm’a girerlerse hidâyete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allâh kulları görendir.” (Âl-i İmrân, 20) âyet-i kerîmesini okuduktan sonra sordu:

İslâm’ı kabûl ettiniz mi?”

Yahûdîler:

“–Kabûl ettik.” dediler.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

Îsâ’nın Allâh’ın kelimesi, kulu ve rasûlü olduğuna da şehâdet eder misiniz?” buyurdu.

Onlar da:

“–Maâzallâh (Allâh korusun)!” dediler ve yüz çeviren bedbahtlardan oldular.

Hıristiyanlara da:

Îsâ’nın Allâh’ın kelimesi, kulu ve rasûlü olduğuna da şehâdet eder misiniz?” buyurdu.

Bunlar da:

“–Maâzallâh, Îsâ kul mu olur?” dediler.

Bir başka gün Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, yahûdîlerin dershanelerine gitmiş, onları îmâna davet eylemişti. Nuaym bin Âmir ile Hars bin Zeyd:

“–Sen hangi dindensin?” diye sordular.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de:

İbrâhim dîni üzereyim.” buyurdu.

Onların:

“–İbrahim yahûdî idi.” demeleri üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

O hâlde aramızda Tevrat hakem olsun, ona başvuralım.” buyurdu. (Hak Dîni Kur’ân Dili, II, 334)

Yahûdîler bu teklife “evet” demekten çekindiler. Hattâ kendilerinin en büyük âlimi olarak yücelttikleri yahûdî Abdullâh İbni Selâm’ın hidâyet bulması üzerine hakîkate hazımsızlıkları daha da artarak ona evvelce yaptıkları medihlerden döndüler ve kendisini ağır bir üslûpla zemmetmeye başladılar. Kitaplarında yaptıkları değişiklikleri, son peygamberle alâkalı kısımlarda da gerçekleştirdiler ve birçok bölümleri yeniden tahrîf ettiler. Kur’ân-ı Kerîm bu hakîkati şöyle beyan buyurur:

“Yazıklar olsun o kimselere ki, kitabı elleriyle yazıp sonra: «Bu Allâh katındandır!» derler.” (el-Bakara, 79)

“Onlar, kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar!..” (en-Nisâ, 46; el-Mâide, 13)

Bu davranışlar, kendi hissiyatlarına göre beşerî müdâhalelerle dîni aslından uzaklaştırarak nefsâniyete göre tanzim edip her türlü gaflet ve dalâleti meşrûlaştırabilme yolundaki menfî reformlardır ki, yahûdîlik ve hıristiyanlığın ifsâdı bu şekilde olmuştur1. Dolayısıyla bugünkü “İslâm’da reform” iddiâları da bu ifsad maksadının değişik bir şeklidir. Reform tâbiri, sadece hıyânetlerin maskelenip hafifletilmiş bir tabir ile örtülmesi içindir.

İfade etmeliyiz ki, sır ve  hikmetlerle dolu olan kâinâtı bütünüyle kavraması mümkün olmayan beşerî aklın mahsûlü olan bu reform lakırdıları ile ilmi ve kudretine nihâyet bulunmayan küllî bir irâdenin eseri olan İslâm’ın, mukâyese bile edilemeyeceği âşikârdır. Çünkü Allâh, insanın gizli ve âşikâr bütün hususiyetlerini bilen bir varlık olarak emirler ve nehiylerini ona göre şekillendirmiş olduğundan, bu mükemmelliğe, vahiyle yoğrulmamış beşerî bir irâde ve kuru bir akıl ile ulaşılması imkânsızdır. Yaratılanı, yaratandan daha iyi tanımak ve yönlendirmenin imkânsızlığı selîm bir muhâkemenin reddedemeyeceği bir gerçektir.

Buna göre İslâm, insan fıtratına en uygun bir dîndir.

Allâh’ın rahmet ve merhametinin şümûlü îcâbı olarak da bütün beşeriyyeti istisnâsız bir şekilde muhâtab almıştır. Diğer taraftan insandan sâdır olabilecek bütün fiilleri, koyduğu kıymet hükümlerinin mutlak çerçevesi içine alır. Hiçbir beşerî fiili hâriçte bırakmaz. O derecede ki, fiil hâline gelmemiş olsa bile sadece müfekkirede bulunabilecek her türlü düşünce ve tasavvura bile cevap verir. Onları dahî hükümlerinin çerçevesi dışında bırakmaz. Meselâ rü’yâların fiilî bir mâhiyeti yoktur. Böyle olduğu hâlde İslâm, onlara karşı da bîgâne değildir. Kıymet hükümleriyle rü’yâların değeri veya değersizliği hakkında hükümler koyar. Bu misâli başka zihnî faaliyetlere de genişletmek mümkündür.

Bir sistem insanı yönlendirirken bu aslî temâyüllerden herhangi birini yok farzederek kâideler koyarsa, insan fıtratının dayatması ve belli bir hadden sonra da isyân ve ihlâli ile karşılaşmaya mahkûmdur. Meselâ katoliklerin insan tabîatında aslî bir temâyül olan âile vâkıasını yok farz ederek rahip ve rahibelere evlenmeyi yasak etmesi bu kabîldendir. Buna riâyet insan fıtratını huzursuz edeceği gibi belli bir zaman sonra nice gizli isyân ve ihlâllere sevkeder.

Diğer taraftan insan fıtratının değişmeyen husûsiyetlerini kaale almayan sistemler devamlılık şansını da kaybederler. Çünkü eninde sonunda fıtrat, kendisine aykırı olan usul veya esası bendini çiğneyip geçen bir sel gibi berhevâ etmekten hâlî kalmaz. Nitekim muharref hıristiyanlığın elinde perîşân olan batı âlemi, nihayet onu hayatlarından çıkarıp sadece kiliseye hapsetmek durumunda kalmıştır. Hattâ pek çok fertleri, muharref hıristiyanlığın fıtrata ters tutumları ve ilim karşısında kör davranışları neticesinde dinsizliğin kucağına düşmüştür. Diğer taraftan dîn ihtiyacı da fıtrî olduğundan işi şeytana tapmaya kadar götüren nice sapık fırkalar ortaya çıkmıştır.

İslâm, insan fıtratına âid ilâhî ve mutlak bir bilginin ışığı altında kâideler koyduğundan onun hükümlerinin eskiyip değerini kaybetmesi düşünülemez. Çünkü insan bu temel esaslar itibarıyla her zaman aynıdır. Meselâ kadınların hissîliği bertaraf olunamayacağına göre, onların belli mevzularda şâhidlik yapmaları hâlinde bu hissîliğin hesaba katılmaması, adâletin gerçekleşmesine zarar verir.

İnsan fıtratındaki menfî temâyüllerin beslenip azgınlaşma ihtimâline karşı ilâhî yasaklar, aksine müsbet temâyüllerin gelişip sahibinin şahsiyyetine hâkim olması için de emirler, dakîk bir sûrette tâyin edilmiştir. Bu, İslâm’ın realist (gerçekçi) olmasının îcâbıdır. Emirler ve nehiyler, bu değişmeyen müşterek temâyüller hakkında vârid olduğu hâlde değişken olan “maslahat” için insanlar serbest bırakılmıştır. Maslahata taalluk eden hiçbir hususta kat’î bir emir veya nehiy mevcud değildir.

Bu bahiste tebârüz ettirilmesi gereken bir diğer husus da insan tabîatında galebenin fıtraten müsbet temâyüllerde olması keyfiyetidir. Bu nükteye işaret için Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar.” (Buhârî, Cenâiz, 92) buyurmuşlardır.

Allâh’ın rahmetinin gadabına gâlib olmasının bir neticesidir ki, âlemde umûmî bir huzur ve sükûn mevcuddur. Bir ormanda en vahşi ve kuvvetli hayvanların yanında en âciz ve zayıf mahlukların da barınabilmesi bu keyfiyetin bir misâlidir. Aynı gerçek, kâinâtın bir özü olan insan için de mevzubahistir. Onda da celâlî ve cemâlî veya müsbet ve menfî temâyüller bir arada bulunmakta, lâkin hâricî tahrîk ve teşvîkler rol oynamaya başlamadan evvel cemâlî tecellîler yahut müsbet temâyüller gâlibdir. Yâni hayır lehine olan bu denge, çocuğun, içinde yetiştiği ictimâî muhitten tesirler almaya başlamasıyla bozulabilmektedir. İslâm, emirleriyle de nehiyleriyle de bu bozulmayı önleyerek -fıtrat-ı selîme- dediğimiz o ilk çocukluk yıllarındaki sâfiyet, berraklık ve temizliği koruyup geliştirmeye çalışır. İnsan yaratılışında mevcud olan menfî temâyülleri de yok farz etmediği gibi, yok etmek gâyesi peşinde de koşmaz. Çünkü böyle bir gayretin neticesi hüsrandır. Ancak onları bir disiplin altına alarak yönlendirmeye çalışır. Meselâ şehevî hisleri Freud’un iddiâ ettiği gibi hiçbir kayıt ve şarta tâbî kılmadan serbest bırakmak yerine neslin devamına vesile olacak âilevî şartlar içine hasrederek Allâh adına bir akit olan nikâh ile meşrûlaştırır. İhtirası ulvî gayelere rabtedip ondan hayırlı neticelerin husûlünü sağlamaya çalışır. Mülkün Allâh’a âid olduğunu öğreterek onu en güzel şekilde tasarruf bereketi neticesinde mal hırsını ortadan kaldırır. Hasedi gıpta kalıbına döker. Diğer bütün menfîlikleri de bu sûretle düşünmek gerekir.

Evvelce de ifade ettiğimiz gibi İslâm, aklı en güzel şekilde istikametlendirir. Onun vahye bağlı kalmasını ister. Çünkü biz vahiy ile terbiye edilmemiş aklın tarih içinde ne saçma hükümlere vücud verebildiğini görmekteyiz. Bu sebepten filozoflar birbirlerini yalanlayarak gelmişlerdir. Meselâ eski Atina ahlâkında hırsızlık, yakalanmamak şartıyla takdir edilen bir beşerî faaliyetti. Zekâ mahsûlü olduğu düşüncesiyle hoş görülür ve cezâsız bırakılırdı. Bu misâli zikretmekten maksadımız, hırsızlığın tabiî hukuka dahil olan bir keyfiyet olmasındandır. Vahiyle terbiye edilmemiş aklın bir tabiî hukuk anlayışına bile ters düştüğü dikkate alınırsa onun diğer sahalarda ne gibi saçmalıklar yapabileceği kolayca anlaşılır.

Diğer taraftan böyle bir akıl ve mantık, bilhassa her iki tarafa da “sen de haklısın” dedirten tezatlı mes’elelerde adâlete ulaşılmasına engel teşkîl eder. Bunun tarihî meşhur bir misâli vardır:

Eski Atina’da bir hukuk hocası, talebesinden biriyle onu avukat olarak yetiştirmek üzere anlaşmıştı. Bu iş için de ücretin yarısını peşin alacak, diğer yarısını ise talebesi ilk dâvâsını kazandığı takdirde alacaktı. Ancak talebe, ders bitiminde hocasına verdiği yarı ücretin elde ettiği bilgiler için kâfî olduğunu söyleyerek diğer yarısını vermeyeceğini ifade etti. Neticede hocasıyla dâvâlı hâle geldi. Mahkeme günü hocası, ihtilâfa bakan hâkimlere hitaben:

“–Ben bu dâvâyı kazansam da kaybetsem de taleb ettiğim meblağı almam lâzımdır.” dedi.

Hâkimlerin:

“–Niçin?” suâline şu cevabı verdi:

“–Dâvâyı kazanırsam, talebimin kararınız gereğince yerine getirilmesi gerekir. Aksi hâlde kararınızın bir hüküm ifade etmemesi ortaya çıkar ki bu düşünülemez. Kaybedersem, benim kaybettiğim dâvâyı talebem kazanmış olacaktır. Aramızdaki mukâveleye göre bu bedelin ödenmesi, onun ilk dâvâsını kazanması şartına bağlanmıştı. Bu anlaşma gereğince onun kazanması hâlinde şart tahakkuk etmiş olacağından her hâlükârda taleb ettiğim meblağı almam gerekir.”

Anlaşılan iyi yetişmiş olan talebesi de bu iddiâ karşısında:

“–Benim de bu dâvâyı kazansam da kaybetsem de istenilen meblağı vermemem gerekir.” dedi.

Buna karşılık olarak da hâkimlerin:

“–Niçin?” suâline, hocasının mantığıyla mukâbelede bulundu:

“–Dâvâyı kazanırsam, istenen meblağı kararınız icabı vermemem gerekir. Aksi hâlde kararınızın hiçbir hükmü olmaması gibi bir durum ortaya çıkar ki bu kabul edilemez. Kaybedersem de, mukâvelemize göre ilk dâvâyı kazanamamış olacağımdan benden bir şey istenemez. Çünkü bu takdirde şart tahakkuk etmemiş ve borç doğmamış olacaktır…”

İşte ilâhî vahiy ile terbiye edilmemiş mantığın böyle pek çok çıkmaz sokaklara sürüklenmesi, önlenemez. Târih içinde de önlenememiştir. Ancak İslâm, kula, kul hakkının afvedilmediğini bildirerek daima muhatabının da durumunu gözettirmiş, hattâ:

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” düstûruyla kendisinden evvel başkasını düşünmeyi öğretmiştir.

Böylece İslâm; insanlığı; bölüşen, paylaşan ve birbirlerini seven mü’min kardeşler hâline getirmiştir. Nitekim Arap kavmi, câhiliyye devrinde buğz, düşmanlık, kin, kanlı yağma ve harplerle meşhur, kızlarını diri diri toprağa gömebilen hissiz bedevîlerdi. Aralarında bitmek bilmeyen husûmetler vardı. Güçlüler, zayıfları ezerdi. Hak ve hukuk dâimâ güçlüye âiddi. Merhum Âkif’in ifadesiyle:

Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi…

Ancak İslâm ile birlikte bu insanlar, beşeriyyetin en mümtâz ve fazîletli insanları hâline geldi. Bir zamanlar birbirlerinin kanlarını içmeye namzet olanlar, İslâm’ın bereketiyle ölüm ânında dahî birbirlerini düşünen, ikrâm eden bir muhabbet ve diğergâmlık semâsına yükseldiler. Yermuk muharebesinin ardından harp sahasında dolaşan Hazret-i Huzeyfe -radıyallâhü anh-’ın anlattığı şu hâdise, mü’minlerin İslâm ile kazandıkları diğergâmlık ve mânevî zirveyi ne güzel tezâhür ettirmektedir:

“Yermuk muharebesi bitişinde elimde bir su kırbası harp meydanında yaralıları dolaşmaya başladım. Baktım ki amcamın oğlu kan seli içinde gözlerini elimdeki su kırbasına dikmiş bakıyordu. Kırbayı tam ona uzatmıştım ki, ileriden İkrime’nin sesi duyuldu:

«Su! Bir damla su!..»

Bu sesi duyan amcamın oğlu Hâris, elini kırbamdan geri çekerek kaş ve göz işaretiyle suyu İkrime’ye götürmemi istedi. Hemen İkrime’nin yanına koştum. Kırbamı ona uzattığımda bu defa Iyaş’ın sesi duyuldu:

«Su! Allâh rızası için su!»

İkrime de, Hâris gibi o anda elini geri çekti ve işâretle suyu Iyaş’a götürmemi istedi. Hızla Iyaş’ın yanına gittiğimde onun elimdeki bu fânî dünyânın suyunu içmeye vakti kalmamıştı. Artık o, içtiği şehâdet şerbetinin hazzıyla gözlerini yummuştu. Şaşkınlık içerisinde «Bâri İkrime’ye yetişeyim!» diyerek geri döndüm. Baktım ki, o da şehîd olmuş. Bunun üzerine amcamın oğlu Hâris’in yanına koştum. Ne yazık ki, o da rûhunu teslîm etmişti…”

İşte İslâm’ın ilkâ ettiği erişilmez diğergâmlık ve ahlâk-ı hamîde!..

Oysa bu insanlar, devr-i cehâlette birbirlerinin kanını içmeye hazır ve râzı idiler. Ancak İslâm ile gönüllerini öyle bir ilâhî lutuf kuşattı ki, arkalarında bir asr-ı seâdet bıraktılar. Allâh Teâlâ, bu ilâhî lutfunu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân buyuruyor:

“…Allâh’ın nîmetlerini hatırlayın! Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nîmeti sayesinde kardeş kimseler oldunuz. Yine siz bir ateş çukurunun (cehennemin) tam kenarında iken oradan da sizi O kurtardı. İşte Allâh size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Âl-i İmrân, 103)

Bu âyet-i kerîme ashâb-ı kirâmın şahsında bütün insanlığa şâmildir.

Türklerin de, İslâm’dan evvelki hâlini tarih, takdîr ve şerefle yazmamıştır. Meselâ sefer üzere yedi bin kilometre yol giden Atilla’nın, arkasından bıraktığı hâtıra, kan, irin ve gözyaşıdır. Fakat İslâm’la müşerref olduktan sonra bu millet, tarihin en kahraman milleti olduğu gibi aynı zamanda en merhametli milleti de olmuş ve düşmanına:

“–Sen ne zâlim imişsin ki ey merhamet, düşmanımı bana sevdiriyorsun!” dedirtmiştir.