İÇİNDEKİLER
ARAMA:

HAC

İslâm’ın beş temel rüknünden biri olan hac, nebîler silsilesinin ilki Âdem -aleyhisselâm-’dan âhirzaman nebîsine kadar yanık gönül terennümleri ve çeşitli ulvî hâtıralarla dolu hak ve îmân cevherini gönüllerde kemâle erdiren ve bu âlemde mahşerin bir benzerini yaşatarak;

“Ölmeden evvel ölünüz!” sırrının hakîkatine vesîle olan ulvî bir ibâdettir.

Hac, İslâmiyet’ten evvel de vardı. Ancak müşrikler, bunu ibâdet olmaktan çıkarmış, âdetâ güçlü ve kuvvetli olanlara karşı sergilenen gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. Nitekim Araplar arasında imtiyazlı bir kabile olan Kureyş mensupları, giyinik olarak Kâbe’yi tavaf ederler, fakat diğer Araplar kadın-erkek topyekûn çıplak bir şekilde tavaflarını yaparlardı. Elbiselerini çıkaran çıplak topluluğun mahrem yerlerini örtmesi, Kureyş’in cömertliğine bağlıydı. Yâni Kureyşliler kendilerine elbise verirse örtünerek, vermezse uryan bir hâlde Kâbe’yi tavaf ederlerdi. Kurban kestiklerinde de onun kanını Kâbe’nin kapı ve duvarlarına sürerler, kurbanın etlerini de yakarlardı. İşte İslâm, bu hayâsız âdetleri ve hurâfeleri toptan ortadan kaldırdı. Zîrâ İslâm’da her ibâdetin ana gâyesi, Allâh’ı zikretmek, O’ndan mağfiret dilemek ve kelâmullâhı yüceltmektir.

Hac ibâdetinin dünyevî-uhrevî pek çok hikmeti vardır:

Hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği, afv ü mağfirete mazhar olan müslümanların derin bir îmân, vecd ve aşk heyecânı içinde kaynaştığı mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyan eder.

Hac, Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl -aleyhimesselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetinden hisse alabilmek, içimizdeki nefs denilen düşmanı ve dışımızdaki şeytanî temâyülleri taşlayabilmek, sınıf farklılığından sıyrılıp kefen iklîmine girerek Rabb’e ilticâ edebilmek, kıyâmetin o dehşetli manzarasının hissiyâtıyla ürpermek, müslümanlar arasındaki uzak ve yabancı toplulukları bir araya getirmek, bir îmân kardeşliği tesis etmektir.

Diğer mânâda hac, beden elbisesinden sıyrılıp rûhun derinliğine nüfûz ederek nefsânî kasırgalardan kurtulmağa çalışmaktır.

Haccın îfâ edildiği mübârek mekânlar ise, ulvî bir âlemin rûhâniyet iklîmleridir. Bu iklîmler, ilâhî nişânelerle doludur. Oralarda hep Allâh’ın rahmet ve bereketi yâda gelir. Bunun içindir ki Kur’ân-ı Kerîm’de o iklîmlerin vasfı şânında, «şeâirullâh» ve «hurmetullâh» denilmiştir.

Bu itibarla haccın bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet, oradaki mukaddes makamların hâtırası ile gönülleri tezyin etmektir.

Bu mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmânlı yüreklerin rûhâniyetleriyle beslenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin ayak izlerini arar ve onların hâtıralarından feyz alırlar. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mahaller, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.

İbâdet ve hac niyeti ile o mübârek topraklara ayak basanlar, İbrahim -aleyhisselâm-’ın:

“Yâ Rabb! Günahlarımızı bağışla, afvet! Sen en büyük Rahmân ve Rahîm’sin. Yâ Rabb! Benim evlâdımı da benim yoluma, benim dînime sâlik kıl!” duâlarına ve bu duâlardaki feyz ü berekete mazhar olurlar.

Bu ve daha birçok mazhariyet, mü’min gönülleri o mübârek mekânların hasret ve iştiyâkıyla tutuşturmuştur. Nice aşk kâfileleri kâh:

Görmez oldum ırak ile yakını,

Güzel Kâbetullâh varayım sana!

terennümleriyle inlemiş, kâh:

Ey bâd-ı sabâ, uğrarsa yolun semt-i Harameyn’e

Selâmımı arzeyle Rasûlü’s-Sekaleyn’e!..

“Ey sabah rüzgârı! Eğer yolun Mekke ve Medîne’ye uğrarsa oralara ve bilhassa ins ü cinnin Peygamberi olan Muhammed Mustafâ’ya benden salât ü selâmlar götür!” ifâdeleriyle o mübârek beldelere ve Âlemlerin Efendisi’ne selâm göndermişlerdir.

Bu muhabbet tezâhürleri gönüllerde öyle derinleşmiştir ki, kudsî topraklara gidenlerin duâ ve selâmlarla uğurlanmaları, âdetâ bir gelenek hâline gelmiştir. Hacca gidenlerin kulaklarına fısıltı hâlinde söylenen aşk ve muhabbet dolu gönül taleplerini şâir şöyle dile getirir:

Geçtiğiniz yollara,

Bizden selâm götürün!

Hak dost diyen kullara,

Bizden selâm götürün!..

Varın haccı îfâya,

Erin sonsuz safâya,

Muhammed Mustafâ’ya

Bizden selâm götürün!..

Mekke ile Medîne,

İki eşsiz hazîne,

Cihâr yâr-i güzîne,

Bizden selâm götürün!

Lebbeyk deyip boyuna,

Koşun zemzem suyuna,

Benî Hâşim soyuna,

Bizden selâm götürün!

Girersiniz ihrâma,

El sürmeden harâma.

Sahâbe-i kirâma,

Bizden selâm götürün!..

Yalvarıp Rabbimize,

Duâlar edin bize,

Muazzam Kâbemize

Bizden selâm götürün!

Girenler aşk bağına,

Düşmez gaflet ağına,

O güzel Nûr Dağı’na,

Bizden selâm götürün!..

Girip kalb-i Hatîm’e,

Secde edin Rahîm’e.

Makâm-ı İbrâhim’e,

Bizden selâm götürün!..

Hakk’tan gelen berâta,

Açılan her kanata.

Mina’ya, Arafat’a

Bizden selâm götürün!..

Cennetü’l-Bâkî’mize,

Gülşen-i pâkimize,

Yüce ferah-nâkimize

Bizden selâm götürün!..

Evvelden beri işte bu aşk ve muhabbetin tuğyânı içinde yaşayıp gönüllerini teskîn edemeyen nice Hakk dostları, tayy-i mekâna nâil olarak o rahmet beldesine koşmuşlar ve namazlarını oralarda îfâ etmişlerdir. Hattâ onlardan bazıları, oraların aşkı ile yanışları had safhaya ulaşmış olup ancak gidebilecek durumda olmayan nice fakir âşıkları da bu lutuftan nasibdâr kılmışlardır. Nitekim Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin mâneviyat semâlarına kanat açmasına vesîle olan şu hâdise meşhurdur:

Bursa kadısı olduğu yıllarda Hüdâyî Hazretleri’nin önüne garip bir dâvâ geldi. Bir kadın, kocasından şikayetçi olarak şunları söylüyordu:

“–Kadı Efendi! Kocam her sene hacca gitmeye niyet eder, fakat bir türlü fakirlikten dolayı gidemez. Bu sene de hacca gideceğim diye tutturdu. Hattâ: «–Eğer bu sene hacca gidemezsem seni boşayacağım!» dedi. Daha sonra kurban bayramına yakın ortalıktan kayboluverdi. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp hacca gidip geldiğini söyledi. Hiç böyle birşey olur mu? Kadı Efendi! Artık bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum!..”

Kadı Mahmûd Efendi, yapılan şikâyetin tahkîki için kadının kocasını çağırttı ve ona hanımının söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu. Adam cevaben:

Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten hacca gidip gelmiş bulunmaktayım. Hattâ o mübârek beldelerde bazı Bursalı hacılarla da görüştüm ve kendilerine getirmeleri için birtakım hediyeler emânet ettim..” dedi.

Kadı Mahmûd Efendi, şaşırdı:

“–Bu nasıl olur efendi?!.” diye sordu.

Adamcağız da anlatmaya başladı:

“–Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de hacca gidemeyince, büyük bir üzüntüyle Eskici Mehmed Dede’ye gittim. O da, benim elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda ise Kâbe’deydim!..” dedi.

Böyle bir mânevî hâdiseye ilk defa şâhid olan Kadı Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifâdelerini kabul etmedi.

Bunun üzerine hâlâ mukaddes topraklardaki rûhâniyet ve mâneviyat iklîminin taze hissiyâtı içinde olan adamcağız, saf, fakat mânidar bir cevapla haykırdı:

Kadı efendi! Allâh Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan bir anda bütün dünyâyı dolaşıyor da, Allâh dostu olan has bir kul niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin?” dedi.

Kadı Mahmûd Efendi de, bu cevabı gâyet mânidar bularak kararı Bursalı hacıların dönüşüne tehir etti. Bursalı hacılar döndüğünde de yaptığı tahkîkat neticesinde mes’eleyi olduğu gibi öğrendi ve büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde dâvâyı iptal etmek zorunda kaldı. Fakat, yüreğine muammalı bir kor düştü. Ardından Eskici Dede vesilesiyle Üftâde Hazretleri’nin halkasına dâhil olarak bir cihân kutbu oldu.

Elhâsıl madden ve mânen o mübârek topraklara koşuş, kumlu çölleri görmek için değildir. Oralara yöneliş, İbrâhim -aleyhisselâm-’ın makâmını, İsmâil -aleyhisselâm- ve evlâdının vatanını ziyâret içindir. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in doğup büyüdüğü, İslâm’ı teblîğ ettiği toprakları görmek, O yüce Varlık Nûru’nun teneffüs ettiği havayı ciğerlerimize ve gönüllerimize doldurmak gâyesiyledir. Bir Hakk dostu şâir ne güzel söyler:

“Baştan aşağıya nereye göz gezdirsem, sayısız mûcize, kalbin eteğine yapışıp: «İşte yer burası!» der.”

Bu ifadeler, şâirin kuru bir hissiyatı değil, ilâhî bir hakîkattir. Cenâb-ı Hakk buyurur:

فِيهِ آياَتٌ بَيِّناَتٌ

“Onda nice apaçık işaretler vardır…”

(Âl-i İmrân, 98)

Dolayısıyla o kudsî mekânlarda gözlerindeki perdeleri çekerek gönül gözleriyle etrafa bakanların îmân deryâları cûşa gelir, aşk ve muhabbet-i ilâhî gönül damarlarında harekete geçer. Nereye nazar etseler, oradan yüce bir vecd ve istiğrâk kendilerini kaplar; böylece gözleri yaşarır, dilleri dâimâ tesbih ve tehlîl ile meşgul olur. O mübârek beldedeki bütün vakitlerini üstün bir edeb ve hürmet hâli içinde geçirir. Bu da, âyette buyurulan:

ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعاَئِرَ اللهِ فَاِنَّهاَ مِنْ تَقْوَى الْقُلوُبِ

“Her kim Allâh’ın nişânelerine hürmet gösterirse, (bilsin ki) hiç şüphesiz bu, kalblerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32) sırrından alınan yüce bir ilâhî nasîbdir.

Bu bakımdan hac, sırf maddî bir ibâdet değildir. O, maddî tarafı kadar mânevî tarafı da son derece mühim olan bir ibâdettir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- tarafından «hacc-ı mebrûr» yâni baştan başa iyilik ve güzellikten ibâret bir haccın dile getirilmesi bunu ifade eder. Bu yönüyle hac, tevbe, inâbe, duâ ve istiğfâr ile gönüllerin rahmet, bereket ve fazîletlere nâil olmasıdır. Hayatın sâlih amellerle mâmûr edilmesidir. Hacdan sonra da bu hâlin devamı için Cenâb-ı Hakk’a söz verilmesidir.

Hazret-i İbrahim’in şu duâsı ne güzeldir:

“Ey Rabbimiz! İkimizi (oğlum İsmail’i ve beni) sana teslîm olanlardan eyle! Neslimizden de sana teslîm olanlardan bir ümmet yetiştir! Bize ibâdet yollarımızı göster; tevbemizi kabul buyur! Sen tevbeleri dâimâ kabul eden, merhametli olansın!” (el-Bakara, 128)

Haccı îfâya yönelen âşık gönüller, bir taraftan bu duâ ile yoğrulurken diğer taraftan Harem dâhilinde ve bütün Mekke sokaklarında Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in dolaştığını, yaşadığını düşünerek belki onun ayak izi üzerinde bulunabileceğini hayâl eder, o izlere gönlen yüz sürebilmenin heyecanını yaşar ve ondan intikâl etmiş nice hâtıralarla dolarlar. Meselâ Safâ tepesinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in Mekke müşriklerine hitab edişini düşünüp o günleri gözlerinde canlandırabilirler. O Âlemlerin Efendisi, bu tepeden Mekkelilere Ebû Kubeys Dağı’nı gösterip hitab ederek demişti ki:

“–Size; «Şu dağın arkasında düşman var; buraya doğru yaklaşmaktadır. Canınıza kasd edecek, tedbir alın!» desem, inanır mısınız?”

Mekkeliler de:

“–İnanırız. O dağın arkasını görmesek de, sen Muhammedü’l-Emîn olduğun için verdiğin haberin doğruluğundan aslâ şüphe etmeyiz!” demişlerdi.

Bunun üzerine O yüce varlık:

“–Buna inandığınız gibi şuna da inanınız ki, bu âlemi yaratan tek ve kâdir bir Allâh var! Taptığınız putlar, âciz birer taş, toprak veya odun parçalarıdır. Bunları terkedip bir olan Allâh’a îmân ediniz. Biliniz ki, Allâh beni size peygamber olarak gönderdi.” dediğinde ise, başta amcası Ebû Leheb olmak üzere müşrikler:

“–Sen bizi buraya bunun için mi çağırdın?” diyerek ondan yüz çevirmiş ve dağılmışlardı. Vicdanen kabul ettikleri o yüce varlığı nefsâniyetleri muktezâsı yalanlamışlardı.

Fakat O Âlemlerin Efendisi Varlık Nûru, bu ve benzeri nice

 gaflet ve dalâlet tezâhürlerine rağmen yılmamış, nebevî bir gayretle ilâhî hakîkatleri susuz gönüllere bir âb-ı hayât gibi takdîme her hâlükârda devam eylemişti.

İşte hacda bu ve bunun misâli ibretli hakîkatleri tefekkürle gönül kulaklarımızı ve gözlerimizi açarak O yüce Nûr’un rahle-i tedrîsine mekân olan Dâru’l-Erkâm’ın önünde içerideki huşûlu Kur’ân tâlimlerinin akislerine ulaşabiliriz. Bu tâlimlerin ardından gerçekleşen hicret ve sonrasında yaşanan ilâhî bereketlere gönül testimizi uzatabiliriz. Bilhassa Sevr mağarasında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve Hazret-i Ebûbekir arasındaki mânevî alışverişten nasîblenir ve onların orada kaldıkları üç gün içerisinde ilâhî esrâra gark olma ve kalbi inkişâf ettirme istikâmetinde oluşturdukları husûsî sohbete dâhil olabiliriz. O sohbetle başlayan altın silsilenin muhabbet, aşk ve vecd iklîminde gönüllerimize en kâmil mânâda îmânın halâvetini tattırabiliriz. Bu halâveti tadarak her biri bir yıldız misâli olan ashâb-ı kirâma tâbî olur, binbir hikmet ve ibret dolu Medîne-i Münevvere hâtıralarından sonra tekrar Mekke’ye dönüşü, yâni o mübârek beldenin Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- tarafından fethini hayâl edip gözümüzde canlandırabiliriz. Etraftaki dağlara bakarken Mekke’yi fethe gelen sahâbe ordusunun müşriklere korku salmak için yaktıkları çalı çırpıyla vücûda getirdikleri binlerce meş’alenin görüntülerini zihnen o yerde sâbitmiş gibi rü’yâya benzer bir müşâhede âlemini gerçekleştirebiliriz. Bilâl-i Habeşî’nin o gün Beytullâh’ın üstüne çıkarak okuduğu yanık ezân sesini duyar gibi olabiliriz. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:

“Hak geldi, bâtıl zâil oldu…” (el-İsrâ, 81) âyetini okuyarak Kâbe’deki putları devirişini hayâl edebiliriz.

Ardından bizim gönlümüzün de bir Kâbe gibi olduğunu, oranın da birtakım nefsânî muhabbetlerle puthâne hâline geldiğini kavrayıp hac ibâdetinin her safhasından edindiğimiz rûhânî ve mânevî bir kuvvetle onları devirmeye ve gönlümüzü gerçekten tecellîgâh-ı ilâhî kılmaya yönelebiliriz.

İşte böyle daha nice tecellîlere nâiliyete ilâhî bir kapı olan hac ibâdeti, herkes için asgarîden azamîye kadar bir mânevî diriliş hâdisesidir. İşte bu dirilişin yaşandığı hac farîzası, ferdi, dînin kemâline istikâmetlendiren şümûllü bir ibâdettir.

Hac, insan rûhunun âhengini, iklîmini ve rengini bulduğu, aslî hüviyetini kazandığı, mânevî feyz yağmurlarıyla temizlenip arındığı ve hakîkatine erdiği rûhâniyet tezâhürleriyle dolu bir ibâdettir.

Arafât, bir afv ve ilticâ makâmıdır.

Arafât, kabirlerden kıyâmet sabâhına kalkışı ve fevc fevc mahşer meydanında toplanışı hatırlatır. Bütün kullar, Allâh’ın huzûrunda âciz, muhtaç ve ümitvâr bir şekilde afv beklerler. Gönüller ve gözler, tevbe yaşlarıyla ıslanır, Hakk’a, nice samîmî ilticâlar yükselir. Hayat defterlerinde tertemiz sayfalar açılır ve Cenâb-ı Allâh’a ömrün bundan sonraki kısmında itâat üzere yaşanacağına dâir sözler verilir.

Böylece Arafat, mahşerî bir tablo arzeder. Kıyametteki hâlin bir kısmı orada da yaşanır. Baş açık, ayak çıplak, üstte bir havlu, altta da bir havlu, hava sıcak… Âdetâ hiç kimsenin birbirine bakmaya tâkati yok…

Diğer taraftan Arafat, bizleri kadîm hâtıralara da götürür. Mâlumdur ki, yasak meyvaya yaklaşma zellesi neticesinde murâd-ı ilâhî olarak Âdem -aleyhisselâm- ve Havvâ vâlidemiz cennetten çıkarılıp dünyâda birbirlerinden uzak ayrı ayrı yerlere indirilmiş, böylece birbirlerine hasret bırakılmışlardı.

Âdem -aleyhisselâm-, Hazret-i Muhammed -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ind-i ilâhîdeki şeref ve itibarını düşünerek, nihâyet Cenâb-ı Hakk’tan, O’nun yüzüsuyu hürmetine afvını taleb edince, bu taleb kabûl edildi ve Allâh Teâlâ, kendisine Mekke istikâmetinde yol göstermek üzere bir meleği me’mûr etti. Bu duâ bereketiyle Cidde’de yaşamakta bulunan Havvâ anamız da, diğer bir melek rehberliğinde Âdem -aleyhisselâm-’a karşı yola çıkarıldı ve bunlar, bir arefe günü ikindi vakti Arafât Vâdisi’nde buluşup ağlaştılar ve tekrâr istiğfâr ettiler.

İhsân ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hakk, onların duâlarını kabûl etmenin yanında, bir de onların neslinden olup kıyâmete kadar her sene aynı gün ve saatte oraya gelip afv taleb edecek olanların kâffesini de afvetmek va’d ve lutfunda bulundu ki, hacıların arefe günü Arafât’a çıkıp istiğfâr etmelerinin hikmeti budur.

Bu buluşmadan sonra Âdem -aleyhisselâm-’la Havvâ vâlidemiz, Allâh’ın emriyle bugünkü Mekke şehrinin olduğu yeri vatan edindiler. Bundan dolayı Mekke şehrinin bir adı da, yerleşim bölgelerinin anası mânâsına Ümmü’l-Kurâ’dır.

Zîrâ Mekke; vatan, renk, kılık-kıyâfet v.s. mefhumların ortadan kalkıp İslâm kardeşliği altında bütün inananların tek bir millet olduğu gerçeğinin tecellîgâhıdır. Orada âmir, garip, zengin, fakir, câhil, âlim, pâdişah, teb’a hep bir arada, aynı elbiseler içinde, aynı meydanda ve aynı saftadır. O mübârek belde, emniyet, huzur ve muhabbet kucağı, gönülleri feyz ü bereket ve rahmetle dolduran peygamberler bucağıdır. Günümüz İslâm âleminin bütün sancılarına rağmen o mübârek mekânlarda hac ve umrelerde oluşturulan birlik, kardeşlik ve muhabbet zirveleri, dünyâ milletlerinin hâlâ sadece hayallerini süslemektedir. Bu milletler, kurdukları milletlerarası teşekküllerle dâimâ böyle bir seviyeye ulaşabilmenin hasretiyle yaşamakta ve bu hususta kâmil bir muvaffakıyet elde edememektedirler. Zîrâ onların doyum noktasını da aşan maddî refahlarına mukâbil mânevî çöküntüleri sebebiyle kâh içlerinde kâh dışlarında sayısız ayrılık, kin, düşmanlık, zulüm, haksızlık, imtiyaz ve eşitsizlik rüzgârları eksik olmamaktadır.

Müzdelife, Kur’ân-ı Kerîm’de işâret edilen “el-Meş‘aru’l-Harâm”ın rûhâniyetiyle rahmet tezâhürlerinin dolu olduğu bir mekândır. Kalbleri, Rabbin azamet, kudret, muazzam saltanat ve ilâhî tecellîleri ile yoğurup dünyâ ve âhıreti arkaya atma yeridir.

Adak günleri tamamlandıktan sonra İbrâhim -aleyhisselâm-’ın mânevî kurbanını temsîlen kesilen cismânî kurban, hacıların gönül deryâsında o yüce peygamberin duygu ve hissiyatını dalgalandıran bir rahmet ve hikmet esintisidir. Bunu teneffüs edenlerin dillerinden Halîlullâh’ın Kur’ân-ı Kerîm’de beyan buyurulan şu sözleri dökülür:

“Doğrusu ben; yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim. Ben puta tapıcılardan değilim.” (el-En’âm, 79)

“De ki: Namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur; bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.”

(el-En’âm, 162-163)

Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, Bâbil’den Şam’a doğru giderken:

“«Ben Rabbime gidiyorum; O bana doğru yolu gösterecek! Rabbim, bana sâlihlerden bir evlâd ver!» demişti.” (es-Sâffât, 99-100)

Burada, kalbden, yâni iç âlemden en yüce dosta doğru bir vuslat yolculuğunun yapıldığına işaret vardır.

Âyet-i kerîmenin devâmında Hazret-i İsmâîl’in müjdelenmesi ve kurban hâdisesi zikredilir:

“İşte o zaman, biz O’na halîm bir oğul müjdeledik.” (es-Sâffât, 101)

“Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince (babası): «–Yavrucuğum, rü’yâda seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, (buna) ne dersin?» dedi. O da cevâben: «–Babacığım, sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulursun!» dedi.” (es-Sâffât, 102)

“Her ikisi de teslîm olup, (İbrâhîm) onu alnı üzerine yatırınca: «–Ey İbrâhîm, rü’yâyı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu gerçekten çok ağır bir imtihandır» diye seslendik.” (es-Sâffât, 103-106)

“Biz oğluna bedel O’na büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında O’na (iyi bir nam) bıraktık: «İbrâhîm’e selâm!» dedik. (İşte) biz iyileri böyle mükâfâtlandırırız. Çünkü O, bizim mü’min kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 107-111)

a

Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hacer vâlidemiz ile İsmâîl -aleyhisselâm-’ı Mekke’ye bıraktıktan sonra, Sâre vâlidemizin yanına dönmüştü. Arada bir, onların yanına uğruyordu. Bir seferinde Mekke’de bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında, âyette buyurulduğu gibi İsmâîl -aleyhisselâm-’ı kurban ediyordu. İbrâhîm -aleyhisselâm-, rü’yâ şeytânî mi, Rabbânî mi diye şüphelendi. Ancak aynı rü’yâ üç gün devam etti. Bu günler, hacc mevsiminin tevriye, arefe ve bayramın birinci günü idi. 

Bir rivâyette İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Allâh, bana bir oğul verirse, onu kurban edeceğim!” demişti. İşte bu sözü sebebiyle imtihâna tâbî tutulmuştu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, Rabbinden gelen ilâhî emir üzerine Hacer vâlidemize, oğlu İsmâîl’i yıkamasını ve güzel kokular sürmesini; O’nu bir dostuna götüreceğini söyledi. Hazret-i İsmâîl’e de yanına bir ip ve bıçak almasını tenbih etti ve:

“–Oğlum, Allâh rızâsı için kurban keseceğim!” dedi.

Arafatta hacıların vakfeye durduğu yere doğru yol almaya başladılar. Bu sırada şeytan, insan kılığında Hacer vâlidemizin yanına geldi ve O’na:

“–İbrâhîm, oğlunu nereye götürüyor biliyor musun?” dedi.

O da:

“–Dostuna götürüyor.” cevâbını verdi.

Şeytan:

“–Hayır, kesmeye götürüyor..” dedi.

Hacer vâlidemiz:

“–O oğlunu çok sever!” diye mukâbele etti.

Şeytan devamla:

“–Allâh emrettiği için boğazlayacakmış!” deyince Hacer vâlidemiz:

“–Eğer Allâh -celle celâlühû- emretti ise güzel bir şeydir. Tevekkül ederiz.” dedi.

Şeytan, Hacer vâlidemizi aldatamayınca İsmâîl -aleyhisselâm-’ın yanına gitti. Bu sefer de O’na sordu:

“–Baban seni nereye götürüyor biliyor musun?”

İsmâîl -aleyhisselâm-:

“–Rabbinin emrini îfâya..” dedi.

Şeytan:

“–Biliyorsun ki, seni kesmeye götürüyor!” diyerek vesvese vermeye çalıştı.

Bunun üzerine Hazret-i İsmâîl:

“–Defol mel’ûn! Biz, Rabbimizin emrini seve seve yerine getiririz!” şeklinde mukâbele ile şeytanı kovdu. Onu taşladı.

Şeytan İsmâîl -aleyhisselâm-’ı da kandıramamıştı. Bu sefer İbrâhîm -aleyhisselâm-’a döndü:

“–Ey ihtiyar! Oğlunu nereye götürüyorsun? Şeytan seni rü’yâda kandırmış! O rü’yâlar şeytânîdir.” dedi.

İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Sen şeytansın! Hemen yanımızdan uzaklaş!” dedi.

Eline yedişer tane taş aldı ve şeytanı üç ayrı yerde taşladı.

İşte hacda kıyâmete dek rükün olarak devâm edecek olan şeytan taşlama, bu şekilde başladı. Bu hâl onların tevekkül ve teslîmiyetlerinin bir nişânesi olarak ümmete nümûne oldu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, İsmâîl -aleyhisselâm-’la birlikte Mina’dan Arafat’a doğru giderlerken semâdaki melekler oldukça heyecanlandılar. Hayretle birbirlerine:

“Sübhânallâh! Bir peygamber bir peygamberi kurban etmeğe götürüyor!” dediler.

İbrâhîm -aleyhisselâm- oğlu Hazret-i İsmâîl’e bu işin hakîkatini anlattı:

“–Ey oğlum, rü’yâmda seni kurban etmekle emrolundum.” dedi.

İsmâîl -aleyhisselâm-:

“–Babacığım, bunu sana Allâh mı emretti?” diye sordu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Evet!” dedi.

Bunun üzerine İsmâîl -aleyhisselâm-:

“–Babacığım! Sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulacaksın!” dedi.

Canını fedâ etmeye hazır olduğunu bildirdi. O sırada İsmâîl -aleyhisselâm-, henüz yedi veya onüç yaşlarındaydı.

Rivayete göre Cebrail -aleyhisselâm-’ın heyecanlandığı ve yetişmekte sıkıntı çektiği üç yerden biri, İbrahim -aleyhisselâm-’ın Hz. İsmail’i kurban etmek üzere bıçağı boğazına dayadığı ân oldu. O an Cebrâîl -aleyhisselâm- bıçağı köreltti. Hakk katından teslîmiyetleri dolayısıyla ilâhî bir lutuf olarak kendilerine cennetten getirdiği koçun kurbân edileceğini bildirdi. Böylece içli tekbîrler arasında o koçu kurban ettiler.

Bu itibarla kurban kesmekten asıl maksat, bu hâdiseleri hatırlayıp onlardaki ilâhî hikmetten nasîb alınması ve Allâh’a teslîmiyet ve takvâ ile kulluk edilmesi husûsunda gönüllerin âgâh olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, buyurur:

(Kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allâh’a ulaşır. Allâh’a ulaşan, ancak takvânızdır…” (el-Hac, 37)

Diğer taraftan hacda kurban kesildikten sonra saçların traş edilmesinin de ayrı bir hikmeti vardır. İslâm’dan evvel bir kimse kölesini âzâd ettiğinde onun saçlarını ustura ile traş ederdi. Bu da, köleliğin bir işareti olarak yapılırdı. Hacdaki traş ile de, hacılar, Cenâb-ı Hakk’ın dâimî köleliğini ve kulluğunu kabul ve itiraf etmiş olurlar. Yâni bu traş, bir mânâda kendimizi Allâh’a adayışın ve onun teslimiyetli bir kulu olduğumuzun tescili mâhiyetinde bir bağlılık ifâdesidir.

Diğer taraftan Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl’in, şeytanı taşlayıp ona karşı muzaffer oldukları  Minâ, bir teslîmiyet ve tevekkül mekânı durumundadır.

Şeytan taşlama ise, daha ziyâde içteki şeytanı taşlama ile başlar. Bu, Hazret-i İbrahim, Hazret-i İsmail ve Hacer annemizin şeytanı kovup taşlamalarının bir hatırasıdır. Taşlama, bir bakıma lânet mânâsı taşır. Zîrâ o devirlerde lânetleme, taşlamak sûretiyle yapılırdı. Nitekim şeytana «racîm» yâni taşlanmış, taşa tutulmuş denmesi, lânetlenmiş mânâsınadır.

Taşlama hâdisesinde bir başka hâtıra da şudur:

Kâbe’yi yıkmak için büyük fillerle gelen Ebrehe ve ordusu, bedevî usûlünce taş atıyordu. Buna karşılık Allâh Teâlâ, o koca fil ordusunu, Ebâbil kuşlarının taşıdığı küçücük taşlarla helâk eyledi. İşte şeytan taşlama, bu hâdisenin de bir hâtırasıdır.

Hâsılı şeytan taşlama, iblîsin lânetlenmesi ve gönlün her türlü gaflet ve vesveseden âzâde bir şekilde Allâh’a yönelmesidir. Bu itibarla Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Bu çakıl taşları ile

taşlamaktan maksat, Cenâb-ı Hakk’ın zikrini ikâmeden başka bir şey değildir.” (Mişkât, Tirmizî)

Öyle ki haccın gâyesi de, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- tarafından bizzat şöyle ifâde edilmiştir:

“Taşlamak, Safâ ile Merve arasında gidip gelmek, Kâbe’yi tavaf eylemektir. Maksat, zikrullâh’tır (Rabbi unutmamaktır). Cenâb-ı Hakk’ın hâtırasını ikâmeden başka bir şey değildir.” (Tirmizî, Nesâî)

Safâ ve Merve tepeleri, bugünkü zemzem kuyusunun bulunduğu noktada susuzluktan bunalmış olan İsmâîl -aleyhisselâm-’ın vâlidesi Hazret-i Hacer’in telaş ve heyecan içerisinde su bulmak maksadıyla gidip geldiği iki mübârek tepedir ki, bize o beşerî acziyyet ile Cenâb-ı Hakk’a ilticâyı hatırlatmak için hac menâsikine “sa’y” adıyla ilâve olunmuş bir rükündür.

Cenâb-ı Hakk, bu iki tepenin ehemmiyetini şöyle ifâde buyurur:

اِنَّ الصَّفاَ وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعاَئِرِ اللهِ

“Şüphesiz Safâ ile Merve, Allâh’ın nişânelerindendir…” (el-Bakara, 158)

Kâbe, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da “Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) buyruğu ile ikâmesini emrettiği namaz ibâdetinin istikâmet hedefidir. Aynı zamanda bütün müslümanların müştereken teveccüh ettiği nokta; yâni İslâm dünyâsının nabzının attığı yerdir. İnsandaki tecellî-i ilâhînin nazargâhı kalb; kâinâttakinin ise Kâbe’dir. Yâni Kâbe, bir mânâda insan vücûdundaki kalb mesâbesindedir.

Orada, Allâh’a verdiği sözü yerine getiren Halîlullâh’ın makâmı vardır. Cenâb-ı Hakk, kendilerine hac veyâ umre nasîb olan mü’min gönülleri, onun ayak izine basarak yürümekle ve onun makâmının arkasında tavâf namazı kılmakla vazîfelendirmiştir.

Kâbe’deki “Hacer-i Esved” de, selâmlanıp öpülen ve Allâh’a bey’at ile kulluk sözünün verildiği mübârek taştır. Onu selâmlamak, aynı zamanda bütün nefsânî temâyüller ve şeytânî yönelişlerden el çekmeye söz vermektir.

Hacer-i Esved, tavafın başlangıç ve bitişinin tayinine vesiledir. Kâbe’nin bugüne kadar hemen her taşı değişmiştir. Fakat hacer-i esved hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Onu nice mübârek dudaklar öpmüş, nice mübârek eller ona dokunmuştur. Böylece o, sıradan bir taş iken sahip olduğu yüce hâl ile gönüllerimizde bambaşka bir tesir ve sevgi goncası olmuştur. Bu gerçeği Hazret-i Ömer, onu öperken şöyle dile getirir:

“–Ey kara taş! Ben senin bir taş olduğunu biliyorum. Senden ne fayda, ne de zarar gelebilir. Seni öpmemin sebebi, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in seni öptüğünü gözlerimle görmüş olmamdır.” (Müslim, Tirmizî)

Kısaca bütün husûsiyetleriyle Kâbe, Arş-ı ilâhînin gölgesi, rahmet ve bereket kaynağıdır. Diğer bir ifadeyle Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiret sıfatlarının aksettiği mücellâ bir aynadır. Gönülleri aydınlatan bir güneş, yâni nûr menbaıdır.

Muhtelif memleketlerden farklı farklı lisanları olan, yaşayış, örf ve âdetleri ayrı nice insanlar, Kâbe’nin etrafında muhteşem bir vahdet tablosu sergilerler.

Kâbe’nin yapılışı hakkındaki rivâyetlere göre, Hazret-i Âdem ile Havva, cennetten çıkarıldıkları vakit, yeryüzünde Arafat’ta buluşurlar, beraberce batıya doğru yürürler. Kâbe’nin bulunduğu yere gelirler. Bu esnâda Âdem -aleyhisselâm-, bu buluşmaya şükür olmak üzere Rabbine ibâdet etmek ister ve cennette iken, etrafında tavaf ederek ibâdet ettiği nûrdan sütunun tekrar kendisine verilmesini niyâz eder. İşte o nûrdan sütun orada tecellî eder ve Hazret-i Âdem, onun etrafında tavaf ederek Allâh’a ibâdette bulunur. Bu nûrdan sütun, Hazret-i Şît -aleyhisselâm- zamanında kaybolur, yerinde siyah bir taş kalır. Bunun üzerine Hazret-i Şît, onun yerine taştan, onun gibi dört köşe olan bir binâ yapar ve o siyah taşı binânın bir köşesine yerleştirir. İşte bugün Hacer-i Esved diye bilinen siyah taş odur. Sonra Nûh tûfânında bu binâ, uzunca bir süre kumlar altında gizli kalır. Hazret-i İbrâhîm, Allâh’ın emriyle Kâbe’nin bulunduğu yere gider, oğlu İsmâîl -aleyhisselâm-’ı annesiyle birlikte orada iskân eder. Sonra İsmâîl -aleyhisselâm- ile beraber Allâh’ın emri mûcibince Kâbe’nin bulunduğu yeri kazar. Hazret-i Şît tarafından yapılan binânın temellerini bulur ve o temellerin üzerine Kâbe-i Muazzama’yı inşâ eder.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, Kâbe tamamlanınca Allâh’a şöylece duâ etmiştir:

 “Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap! Halkından Allâh’a ve âhıret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle!..” (el-Bakara, 126)

İbrahim -aleyhisselâm-’ın bu duâsının bir bereketi olarak Mekke’de tâbiri câizse ağız tadı ile îmân halâveti içiçedir.

Kâbe’nin yapılışı, aşağı yukarı onbir defadır. 

Birincisi melâike tarafından, ikincisi Âdem -aleyhisselâm-, üçüncüsü Şit -aleyhisselâm-, dördüncüsü İbrahim -aleyhisselâm-, beşincisi Amâlika kabilesi, altıncısı Cürhümîler, yedincisi Kusay, sekizincisi Kureyş, dokuzuncusu tabiînden Abdullah b. Zübeyr, onuncusu Haccâc-ı Zâlim, on birincisi IV. Murad tarafından yaptırılmıştır. 

Osmanlı’nın o mübârek topraklara gösterdiği müstesnâ edeb tezâhürleri, bu tamir esnâsında da müşâhede edilmiştir. Şöyle ki:

IV. Murad devrinde bir sel baskını olur ve Kâbe’nin iki tarafında çöküntü meydana gelir. Bunun üzerine derhal tamir için Mimarlarbaşı Rıdvan Ağa Mekke’ye gönderilir. Gerekli tesbitleri yapan mîmarbaşı, çöken yerleri ifade ederken Kâbe-i Muazzama hakkında “yıkılma ve çökme” gibi tâbirleri kullanmaktan hayâ eder ve şöyle bir ifâde kullanır:

“Kâbetullâh’ın falanca falanca kısımları semt-i sücûda varmıştır.”

Ayrıca tamir esnasında da inşâ için lüzumlu malzemeleri taşıyan hayvanâtın o mübârek mekânları kirletmemesi için birtakım tedbirlerin alınması şeklinde gerçekleşen câlib-i dikkat edeb tezâhürleri sergilenmiştir.

Esasen Osmanlı’nın o kudsî beldelere edebi, tâ pâyitahtta başlar. Öyle ki, o zamanlar hac yolculuğunda Avrupa kıtasından Asya’ya geçişteki ilk yere “Harem” ismi verilmiş ve Harameyni’ş-Şerîfeyn’in mâneviyat ve edebine orada bürünülerek yola çıkılmıştır. Ve o yolda gaflet ifade eden hiçbir hareket tasvip edilmemiştir. Bu meyânda şâir Nâbî’nin 1678 yılında devlet adamları ile berâber çıktığı hac seferindeki hâtırası pek ibretlidir:

 Nâbî, o yolculukta bir paşanın, ayağını gafleten Medîne-i Münevvere’ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan çok müteessir olarak meşhûr na’tini yazmaya başlar.

Sabah namazına yakın kâfile Medîne-i Münevvere’ye yaklaşırken Nâbî, yazdığı na’tin Mescid-i Nebî’nin minârelerinden okunduğunu duyar:

Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu;

Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu!.

“Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın makâmı ve beldesi olan bu yerde edebe riâyetsizlikten sakın!..”

Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,

Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu!.

“Ey Nâbî! Bu dergâha edeb kâidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrafında pervâne olduğu ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübârek bir makâmdır.”

Bu durum karşısında çok heyecanlanan Nâbî, hemen müezzini bulur:

“–Bu na’ti kimden ve nasıl öğrendiniz?” diye sorar.

Müezzin:

“–Bu gece Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- rü-yâmızda bize;

«–Ümmetimden Nâbî isimli bir şâir beni ziyârete geliyor. Bu zât bana son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebi ile onu Medîne minârelerinden kendi na’ti ile karşılayın!.» buyurdu.

Biz de bu emr-i nebevîyi yerine getirdik…” der.

Nâbî, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de şöyle der:

“–Demek ki Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bana «ümmetim» dedi! Demek ki, iki cihan güneşi beni ümmetliğe kabûl buyurdu!..”

İşte hac ibâdetinde en mühim husus, bu yüksek duygularla o topraklara giderek Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i ziyâret ve Beytullâh’ı tavâf etmektir.

Beytullâh, yâni Allâh’ın evi olarak tavsîf edilen Kâbe’nin, Âdem -aleyhisselâm-’dan itibaren mukaddes bir mâbed olduğu ve gücü yetenler için onu haccetmenin farzıyyeti, âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:

“Şüphesiz, insanlar için (yeryüzünde) kurulan ilk mâbed Mekke’deki (Kâbe)’dir. Orası ilâhî feyz ü bereketlerle cihânları aydınlatan, îmân ve hidâyet nûrları ile doludur.”

“Orada ibret alınacak alâmetler vardır; (aynı zamanda) Hazret-i İbrâhîm’in makâmı (oradadır). Kim oraya girerse, Hakk’ın gölgesinde emîn bir kişi olur. Oranın yoluna gücü yetenlere, (Allâh rızâsı için) “Beytullâh”ı haccetmesi, Allâh’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır (farzdır). İnkâr edenler de bilsinler ki, Allâh bütün âlemlerden müstağnîdir.” (Âl-i İmrân, 96-97)

İslâm rûhunun bir tecellîsi olarak namaz saflarında herkes aynı sıradadır. Devlet reisi de aynı saftadır. Önde geldiyse öndedir. Arkadan geldiyse arkada kalır. Sıradan bir kimse de geldiyse nerede boş yer bulmuşsa oradadır. Namaz saflarında üniforma ve apoletlerin hiçbir etkisi yoktur. Hacda ise bunun daha ötesi, yâni kefen ve mezar eşitliği vardır. Nasıl bir devlet reisi de, sıradan bir kimse de mezara kefenle giriyorsa, kefenden başka bir şey kullanmıyorsa, aynı bez parçası ile gömülüyorsa, hacda da mezar ve kefen beraberliği vardır. Hac yapan herkes, üstte bir havlu, altta bir havlu, tamâmen kefen havası içindedir.

Bilmek lâzımdır ki ölüm, Allâh’ın bütün fânîler için zarûrî kıldığı bir kânûndur. Zamanı, dakîkası ve nefes sayısına kadar tâyin olunmuş ve hükme bağlanmıştır. Ecelin ileri geri gitmediği, sebepler ve vesîlelerin değişmediği, açık bir hakîkattir. Ecelden kaçanların kurtulduklarına dâir bir haber işitilmemiştir. Bunları iyice tefekkür edip bu hac ibâdetine karşı gevşeklik ve lâkaydîlikten şiddetle kaçınmalıdır. Aksi hâlde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ihtârı müthiş ve korkutucudur:

“Bir kimse, yiyecek, içecek ve binecek masraflarına mâlik olup da Beytullâh’a gitmek mümkün iken haccetmezse, onun yahûdî veya hıristiyan olarak ölmesine hiçbir mânî yoktur!” (Tirmizî, Haç, 3)

Bu ihtâr-ı peygamberî, haccetmenin bütün şartlarını hâiz olup da gafletleri sebebiyle ihmâl edenlere azâb-ı ilâhîyi hatırlatmaktadır. Çünkü bu ibâdeti ihmâl durumu, onu küçümseme mânâsı taşımaktadır.

Hac, ömürde bir defadır diye ihmâl etmek, çok yanlış olur. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Haccedecek kimse, acele etmelidir!”

(Cem‘u’l-Fevâid, II, 77)

Beytullâh, İbrâhîm -aleyhisselâm- ve âilesinin tevekkül ve teslîmiyet hâtıraları ile dolu bir mekândır.

Tevekkül, teslîmiyet ve hac kelîmeleri zikredilince, hatıra İbrâhîm -aleyhisselâm- ve İsmâîl -aleyhisselâm- gelir. Zîrâ hac, onların ihlâsları neticesinde kıyâmete kadar tekrarlanacak bir amel-i sâlihtir. 

Tevekkül, lûgatte “dayanma, güvenme, vekîl tutma ve vekîle güvenme”dir.

Tasavvufta ise, gönlü Allâh ile dolu olan kimsenin yalnız O’na güvenmesi ve O’na sığınmasıdır. Cenâb-ı Hakk, Mûsâ -aleyhisselâm-’a elindeki asâyı sormuş, sonra «At onu elinden!» diye emretmiştir. Çünkü asâ, O’nun kendisine olan tevekkülünü gölgelemekteydi.

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyurulur:

“…İnananlar ancak Allâh’a tevekkül etsinler!” (İbrâhîm, 11;  et-Tevbe, 51)

Şâyet mü’minler iseniz, sadece Allâh’a tevekkül edin!” (el-Mâide, 23)

“… Kim Allâh’a tevekkül ederse, Allâh ona yeter!..” (et-Talâk, 3)

Hadîs-i şerîfte de:

“Eğer siz hakkıyla tevekkül edebilirseniz, sabahleyin karınları aç, akşamları tok olan kuşların beslendiği gibi rızıklanırsınız!” (Tirmizî, Zühd, 33)

buyurulmaktadır.

Tevekkül, tedbîr ve teşebbüsleri bir kenara atmak değil, bilakis onlara istinâd ettikten sonra Allâh’ın kudret tecellîsine sığınmaktır.

Allâh Teâlâ buyurur:

“Herhangi bir iş husûsunda (önce) onlara (mü’minlere) danış! İstişâreden sonra karar verip azmedince de (artık) Allâh’a tevekkül et!..” (Âl-i İmrân, 159)

Mü’minin iki cihanda yardımcısı Allâh’tır. Kim O’na tevekkül ederse, Allâh ona kâfîdir. İster ferdî, isterse ictimâî olsun huzûr ve seâdet, yalnızca O’na dönmekte, O’ndan yardım istemekte, O’na tevekkül etmektedir.

Teslîmiyet;  fiilinden  gelir. Boyun eğmek, başa gelen hâdiseleri îtirazsız kabûllenmek ve selâmete çıkmaktır.

Nitekim İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın kalbinde Allâh’tan başka hiçbir şeye yer yoktu. Fakat melekler:

“–Yâ Rabbî! İbrâhîm’in cânı, evlâdı ve malı var! Nasıl sana “Halîl” (dost) olabilir?!.” demişlerdi.

Allâh Teâlâ da, üç yerde O’nun itirazsız teslîmiyetini meleklere göstermişti. Bu imtihânlar ve neticeleri, kıyâmete kadar ümmete misâl olacaktır.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, ateşe atılacağı zaman melekler yardımına gelmişti. Ancak O:

“–Size ihtiyacım yok!. Ateşe, yanma gücünü kim vermiştir?” demiş ve «Allâh ne güzel vekîldir!» diyerek Rabbisine sığınmıştı.

O’nun bu teslîmiyeti karşısında mükâfât olarak ateşe:

«Ey ateş! İbrâhîm’e serin ve selâmet ol!» (el-Enbiyâ, 69) buyurulmuştu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın malı da, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın üç defa zikri karşısında ehemmiyetsiz hâle gelmiş:

«–Al bunları götür!» demişti.

Gerçek kulluk, teslîmiyettir. Çünkü Allâh -celle celâlühû-, kulunun kendisinden başkasına râm olmamasını ister.

Teslîmiyet, muhabbete dayalı bir itâat işidir. Bu itâat ve teslîmiyet bereketiyle İbrâhîm -aleyhisselâm-’a, cânı, malı ve evlâdı, yüce Rabbinin yolunda hiçbir engel teşkîl edemedi. Hac ibâdeti de, O’nun Rabbine tevekkül ve teslîmiyetinin kıyâmete kadar devâm edecek en güzel bir sembolü oldu.

Çünkü İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dili kalbine tercümanlık yaparak dâimâ:

“Ben âlemlerin Rabbine teslîm oldum!..” (el-Bakara, 131) demekteydi.

Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl -aleyhimesselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetlerinin sembolü olan hac, beşerî sıfatlardan soyunup bir mağfiret iklîmine; teslîmiyet ve tevekküle giriştir. Hac, muhabbet dolu bir kulluğun îfâsıdır. Hac, altta ve üstte birer havlu ile baş ve ayak açık, kulun bütün dünyevî rütbelerden soyunması, bir nevî kabirden kalkıp mahşer yerine gelmesi ve böylece Rabbine gönülden yalvarış hâli, tam bir teslîmiyettir.

İşte bu hac ibâdeti de bize gösteriyor ki, günahların dökülüşü, ancak yalvarış, tevekkül ve teslîmiyetten sonra yapılan bir ibâdet bereketiyle gerçekleşir.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in vedâ haccı ve vedâ hutbesi, ümmetin kıyâmete kadar yapacağı haclara ne güzel bir nümûnedir!

Vedâ haccında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den aynı zamanda bir muhabbet tevzîi yapılmıştır. Müslümanlar arasındaki hukûkun ana hatları, muhabbet ve merhamet harcıyla perçinleştirilmiştir.

Hacca giderken maddî ve mânevî gerekli yol hazırlıklarını yapmalıdır. Yemen halkından bazı kimselerin hacca giderken kuru kuruya: «Biz Allâh’a tevekkül ediyoruz!» diyerek hazırlıksız yola çıkmaları ve Mekke’ye vardıklarında da açlıktan dilenmeleri üzerine şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur:

وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى

“Kendinize azık edinin! Şüphe yok ki azığın en hayırlısı takvâdır.” (el-Bakara, 197)

Âyet-i kerîmeden de anlaşıldığına göre o mübârek topraklarda hem zâhirî azık, hem de ondan daha mühim olarak mânevî azık ihtiyacı olmaktadır. Bu da, elbette ki takvâya ermiş bir kalb-i selîm ile mümkündür. Zîrâ Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanmanın en tabiî neticelerinden biri, takvâ tezâhürleriyle dolu engin bir gönle sâhip olmaktır. İbâdetlerin, bilhassa haccın hakîkatine böyle bir gönül ile kavuşulabileceğini Mevlânâ -kuddise sirruh- aşağıdaki şu hikâyesi ile ifâde eder:

“Ümmetin büyüklerinden Bâyezîd-i Bistâmî, hac ve umre îfâsı için Mekke’ye doğru sür’atle gidiyordu.”

“Her gittiği şehirde oranın sâlihlerini araştırıyor;

Bu beldede basîret sâhibi, gönül gözü açık kim var?”  diye önüne gelene soruyordu.”

“Çünkü nereye sefer yaparsa yapsın, evvelâ Hakk dostlarını arayıp bulmanın zarûretine inanıyordu.”

“Hakk Teâlâ:

“…Şâyet bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorunuz!..”

(el-Enbiyâ, 7) buyuruyordu.”

“Mûsâ -aleyhisselâm- dahî ledünnî ilme sahip Hızır’ı ziyâretle emredilmişti.”

“Bâyezîd, hilâl gibi süzgün, uzun boylu bir pîr gördü ki, onda velîlerin rûhâniyeti vardı.”

“Gözleri dünyâya âmâ, kalbi ise, güneş gibi ışık saçıyordu.”

“Bâyezîd, o pîrin karşısına oturdu. Pîr ona;

Ey kişi, nereye gidiyorsun? Gurbet eşyâsını (yâni bedenini) nereye taşıyorsun?” dedi”

“Bâyezîd de:

Hacca gitmek niyetindeyim; iki yüz dirhem de param var.” dedi.”

“Pîr o kişiye dedi ki:

Ey kişi! O dünyâlığının bir miktârını Allâh yolundaki muhtaçlara, garîblere, bîçârelere dağıt! Onların gönüllerine gir ki; rûhunun ufku açılsın! Ölümsüz bir ömre kavuş! İlk defâ gönlüne haccettir! Ondan sonra rakîk bir gönülle o nâzik hac yolculuğuna devâm et!..”

“Çünkü Kâbe, Cenâb-ı Allâh’ın hâne-i birri, yâni ziyâreti İslâm’ın şartlarından biri olarak farz olan, bir beyttir. Lâkin insan kalbi, bir sır hazînesidir.”

“Kâbe, Âzeroğlu İbrâhim’in binâsıdır. Gönül ise, “Celîl” ve “Ekber” olan Allâh’ın nazargâhıdır.”

“Eğer sende basîret varsa, gönül Kâbe’sini tavaf et!. Topraktan yapılmış sandığın Kâbe’nin asıl mânâsı gönüldür.”

“Cenâb-ı Hakk, görünen, bilinen sûret Kâbe’sini tavaf etmeyi, kirlilikten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe’si elde edesin diye sana farz kılmıştır.”

“Şunu iyi bil ki, sen Allâh’ın nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kâbe’ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevâb, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez..”

“Kâmil insan, Hakk’ın sır hazînesidir.”

“Allâh’ın nûrunun insandaki tecellîsini görmek istiyorsan, kalb gözünün açılması için çilelerden kaçınma!.”

“Bâyezîd, pîrin bu nüktelerini kavradı. Gönlü, sohbetle, merhametin esrârından bir hisse aldı. Huzûr ve vecd içinde hac yolculuğuna devam etti.”

Bu ve benzeri güzel misâllerle gönülleri istikametlendiren Hazret-i Mevlânâ, o mübârek topraklara gidecek olanlara şöyle buyurur:

“Hac vakti olunca Kâbe-i Muazzama’yı ziyâret ve tavaf maksadı ile git! Bu maksadla gidersen, Mekke’nin hakîkatini görmüş olursun!.”

Hazret-i Mevlânâ’nın hikâyede haccı misal vermesi, haccın çok nâzik bir ibâdet olmasındandır. Çünkü hacda, meşrû olan birçok şeyler yasaklanır. Onun için hac yolculuğuna rûhî bir hazırlıkla çıkmalıdır. Ayrıca bir kişi hacca niyetlendiği anda şeytan onun peşine takılır. Bu sebeple hacca gideceklerin ilk kuşanacakları silâh “sabır” olmalıdır.

Zîrâ hac, diğer ibâdetlerden değişik bir ibâdettir. Şeklen kolay gibi gelir, esasen en zor ibâdetlerden birisidir.  Bunun içindir ki, niyet cümlesinde:

“Allâh’ım! Onu bana kolaylaştır!..” ifâdesi de yer almıştır.

Hacda:

لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْك، لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ،

اِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْك لاَ شَرِيكَ لَكَ

diyerek Hakk’a ilticâ eden gönüller, Rabblerinin dâvetine icâbet ve O’nun mülkünde O’ndan başka ilâh olmadığını ikrâr ettikten sonra bir daha nefsin, şeytanın ve hevânın çağrılarına yönelmemeye söz vermiş olduklarını bilmelidirler.

Aksi hâlde gâfilâne yapılan bir hac, kendisinden ümid olunan netice ve istifâdeyi hâsıl etmez. Hele haram parayla hacca gidip sadece ağızlarıyla «Lebbeyk» diyenlerin, «Lâ Lebbeyk» ifâdesinden başka nasipleri olmayacağı âşikârdır.

Onun için hacda birinci şart, helâl kazançtır. Ondan sonra da samîmî bir gönül… Zîrâ dilden dökülen her «Lebbeyk» yâni «Buyur Allâh’ım! Emrine teslîm ve hazırım!» ifâdesi, gönlü aşkla tutuşturacak bir muhabbet ve iştiyak içinde olmalıdır. İşte böyle yükselen «Lebbeyk» sadâları, kulu Hakk’tan uzak kılmaz. Ancak kuru ve boş lafızların hiçbir hükmü yoktur. Bu itibarla Hazret-i Hüseyin -radıyallâhü anh-, «Lebbeyk» derken “Alacağım karşılık ya «Lâ lebbeyk» olursa!” diye sararıp solarmış… Cenab-ı Hak hem rûhen, hem ceseden hac etmeyi nasib buyursun! Âmîn…

Hac menâsiki, insanı kalbî hayâta yönlendirir. Çünkü bu nâzik ibâdet, av avlamamak, yeşil bir dal koparmamak, Allâh’ın mahlûkâtını incitmemek gibi şefkat, merhamet ve muhabbet tezâhürleriyle doludur.

İhramda bir ot bile sökülmeyecek, kesilmeyecek, bir kıl koparılmayacak, bir mahlûkat avlanmayacak. Refes yok, fısk yok, cidâl yok… Yalnız yaradanından dolayı yaradılanlara sevgi ve nezâket var. Bilhassa gönül kırmamak zarûreti var.

Hattâ Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, bir müslümanı incitmemek endîşesiyle kalabalık durumlarda Hacer-i Esved’i öpmekten imtinâ etmiştir.

Çünkü yapılan ameller, niyetlerle ortaya çıkar. İhrâm da haccın niyetidir. İhrâma giren kimse, diğer zamanlardaki normal yaşayışını bırakır, husûsî bir hâle bürünür. İhrâmdaki örtü şekli, kulu tefekkür-i mevt iklimine götürür. Âlemlerin Rabbi olan Allâh’ın huzuruna çıkışı düşündürür.

Bütün bu güzellikleriyle hac, kulu ahsen-i takvîme yücelten bir ibâdettir. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Hac ve umre, kuyumcunun kezzabının altın ve gümüşü temizlediği gibi günahları temizler.” (Nesâî, Tirmizî)

“Allâh yolunda haccı edâ eden kimse, hevâ ve hevesine kapılmazsa, günâh işlemezse, anasından yeni doğmuş gibi günâhsız olur.” (Ebû Dâvûd hariç bütün sahîh hadis kitapları)

Bu müjdeler, hiç şüphesiz hacc-ı mebrûr, yâni hacları baştan sona güzellik ve iyilikle dolu olan mü’minler içindir. Böyle bir hac, yâni hacc-ı mebrûr, nice güzel müjdelerin yanında kula şu güzellikleri de kazandırır:

1. Mes’ûliyyet,

2. Afvedicilik,

3. Bedeni ve ahlâkı dâimâ temiz tutmak,

4. İslâm kardeşliği,

5. Üstünlüğün ancak takvâ ile olduğu,

6. Helâl kazanç,

7. İhlâs.

Dolayısıyla hac, İslâm’ın sadece dînî bir rüknü olarak kalmaz; bu yüce dînin ahlâkî, ictimâî ve siyâsî cephesini teşkil eder. Mü’minlerin cihanşümûl hayatlarının yüksek bir âbidesi olarak karşımıza çıkar.

Hacdaki bütün hâl ve davranışlar, insanı bir nefis muhâsebesiyle başbaşa bırakmakta ve müstakbel hayâtına in’i-kâs etmektedir. Bütün ibâdetlerin asıl hedefi, Cenâb-ı Hakk’a yakınlıktır.

Namazın, orucun nâfilesi gibi haccın da nâfilesi vardır. Nâfile yapılan hac ibâdetleri hakkında câhilâne tenkîdler, -Allâh Teâlâ korusun- ucu küfre sarkan sözlerdir. Bunlar, mesnedsiz cehâlet mütâlaaları olup, ibâdet lezzetinden mahrûmiyetin kara ifâdeleridir.

Asr-ı saâdetten beri nâfileler, bir îmân vecdi ile devam edegelmiştir. Heyecân ve iştiyâk ile yapılan nâfile ibâdetler kulu, Allâh’a takarrub (yakınlaşma) tecellîsine mazhar kılar. Rûhu derinleştirir. Merhamet ve cömertlik vasıfları inkişâf eder. Cenâb-ı Hakk, onların gören gözü, işiten kulağı olur, yâni onların görüşleri, duyuşları, düşünüşleri ve ifâdeleri hep ilâhî nûrun cereyânıdır.

Bu yükselişler, nâfile ibâdetlere olan muhabbet ve mahlûkâta olan merhametle mümkündür. İmâm-ı A’zam’ın 55 kerre haccettiğini söylemek bu hususta kâfîdir.

Senede bir olan ve muayyen günlerde îfâ edilen Arafatlı hacdan başka, bir de her zaman yapılması mümkün olan “umre” ibâdeti vardır ki, buna «küçük hac» tâbir olunur.

Umre’de Arafât yoktur. Sadece Kâbe’yi tavâf ve Safâ-Merve arasında sa’y vardır. Umre, Ramazan-ı Şerîf’te îfâ edilirse, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- tarafından bir hac sevâbının müjdesi verilmektedir.

Medîne’de ziyâret ettiğimiz Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in makâmı ise, kalbin, ilâhî muhabbet nakışlarıyla zînetlenip ulviyyet kazandığı bir mekândır. Zîrâ Cenâb-ı Allâh’ın “habîbim” hitâbına yalnız O mazhar olmuş ve bu muhabbet ümmete de emredilmiştir. Nitekim Kâdı İyâz, Tevbe sûresindeki:

“De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, kabîleniz, biriktirdiğiniz mallar, durgunluğa ve iflasa uğramasından korktuğunuz bir ticâret, hoşunuza giden evler… size Allâh ve Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihattan daha sevimliyse, Allâh’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allâh, ona itaatten çıkan bir milleti doğru yola ulaştırmaz” (et-Tevbe 24) âyet-i kerîmesinden yola çıkarak:

“Allâh, ümmete kendi sevgisiyle birlikte Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i sevmeyi de farz kılmıştır.” demektedir.

O hâlde hiçbir şey Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in sevgisi önüne geçmemelidir. Ne oturduğumuz ev, ne âilemiz, ne çoluk çocuğumuz, ne işimiz!..

İşte Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in böyle bir server olması sebebiyle İmâm Mâlik Hazretleri’ne göre, O yüce varlığın Kabr-i Şerîf’inin bulunduğu yer, Kâbe’den bile daha kudsîdir. Çünkü bütün kâinât, O’nun için halkolunmuş ve O’na ithâf edilmiştir.

Bunun için hac ibâdeti bitince, Medîne-i Münevvere’ye yönelmelidir. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in nâş-i pâkini taşıyan o mübârek topraklara yüz sürerek, onun ulvî ve bereketli kokusundan nasîb almak lâzımdır. Hadîs-i şerîfte Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Beni vefâtımdan sonra ziyâret eden kimse, sanki beni hayâtımda ziyâret etmiş gibidir!” (Dârekutnî, Sünen, II, 278) buyurmuşlardır.

Ancak bu ziyâret esnâsında edebe riâyet pek mühimdir. Birgün İmam Mâlik Hazretleri mihraptayken, devrin halifesi Ebû Câfer Mansur mescide geldi. Bazı suâller sordu. Aralarında ilmî bir müzâkere başladı. Ancak Ebû Câfer Mansur, konuşmanın seyrine kapılıp sesini yükseltince İmâm Mâlik Hazretleri:

“–Ey Halîfe! Burada sesini alçalt! Zira Allâh’ın ihtârı senden daha faziletli insanlar üzerine indi…” diye îkâz etti.

Şâhid olduğu bu yüksek edeb karşısında Halife:

“–Ey İmâm! Duâ ederken Ravza’ya mı, kıbleye mi döneyim?” diye sordu. 

İmâm Mâlik Hazretleri şöyle buyurdu:

“–Medine’de Ravza’ya dön, çünkü burada bütün insanların tevessülüne muhtaç olduğu ve Kâbe’nin de O’nun hürmetine yaratıldığı Âlemlerin Efendisi vardır!..” (Kadı İyaz, Şifâ-i Şerif)

Bazıları bu hakîkate âmâ davranır ve hacıları Ravza’ya döndürmezler. «Selâm ver, geç; kıbleye dön!» derler. Oysa Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hayy, yâni diridir. Zîrâ nasıl ki şehitlerin ölmeyip yaşamaya devam ettikleri bir hakîkatse, onların fevkinde olan peygamberlerin ve bâhusus Âlemlerin Efendisi’nin de müstesnâ bir dirilik içinde olduğu muhakkaktır.

Hâsılı bütün güzellikleriyle edâ edilen bir hac dönüşü, hacıların memleketlerine götürecekleri en mühim hediyeler de o mübârek beldenin güzellikleri ve evvelden bu yana o güzellikleri yaşayarak arkalarında ibretli ve hikmetli hâtırâlar bırakan sâlih kulların ahlâk-ı hamîdeleridir.

Bu itibarla Pakistan’ın mânevî mîmârı Muhammed İkbâl, birgün Medîne’den dönen hacıları ziyâret ederek onlara bir müslüman gönlünü sergileyecek şu suâli sorar:

Medîne-i Münevvere’yi ziyâret ettiniz! Uhrevî Medîne çarşısından gönlünüzü ne gibi hediyelerle doldurdunuz? Getirdiğiniz maddî hediyeler, takkeler, tesbîhler, seccâdeler bir müddet sonra eskiyecek, solacak ve bitecek. Solmayan, gönüllere hayât veren Medîne’nin rûhânî hediyelerini getirdiniz mi?..

Hediyeleriniz içinde Hazret-i Ebûbekir’in sıdk ve teslîmiyeti; Hazret-i Ömer’in adâleti; Hazret-i Osman’ın hayâsı ve cömertliği; Hazret-i Alî’nin heyecan ve cihâdı var mı? Bugün binbir ızdırap içinde kıvranan İslâm dünyâsına gönlünüzden bir asr-ı seâdet heyecanı verebilecek misiniz?”

Cenâb-ı Hakk, bizlere Harameyn’in rûhâniyetinden istifâde ederek yanık bir gönülle Allâh Rasûlü’nü ziyâret edebilmeyi nasîb buyursun!

Rabbimiz, bizlere tevekkül ve teslîmiyet içinde bir ömür bahşeylesin! Sığınağımız ve barınağımız yalnız kendisi olsun! Hisseden bir gönül ile haccetmeyi müyesser kılsın!..

Âmîn!..