ÖNSÖZ
Biz âciz kullarını îmânın neşve ve huzûru ile merzûk kılan Allâhü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne hamd ü senâlar olsun!
İnsanlığı zulmetten nûra gark etmeğe vesîle olan kâinâtın Fahr-i Ebedî’sine salât ve selâm olsun!
İdrâk sahibi her insan kolaylıkla anlar ki; cihân gâyesiz yaratılmamış, hayat abes ve gelişigüzel bir akışa bırakılmamıştır. Onun için beşeriyyete, peygamberler vasıtasıyla Hakk katından dâimâ ilâhî tebliğler gönderilmiş:
“Ey insanlar! İşte yürüyeceğiniz sırât-ı müstakîm!” buyurulmuştur.
Kısaca “dîn-i mübîn” veyâ “İslâm” olarak isimlendirilen bu ilâhî tebliğler, hiç şüphesiz ebedî hidâyet, rahmet ve inâyete nâiliyyet yolunda bütün insanları gafletten uyandırıcı, fânîden bâkîye erdirici ve ebedî seâdetlere kavuşturucu bir lutuftur.
Bu itibarla Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna en büyük ikrâmlarının başında İslâm nîmeti gelir. Âdem -aleyhisselâm-’dan günümüze kadar bu ilâhî nîmet ile perverde olan ehl-i îmân, İslâm bereketiyle yaratılışlarındaki öz cevheri koruyarak kalblerini ve dünyâyı bir gülşen hâline getirmişlerdir. Daha ileri seviye kazanan sâlih ve sâdıklar da, meleklerden öte ulvî derece ve mevkîlere nâil olmuşlardır. Böylece onlar, fıtrî ihtiyacı tatmîn eden en güzel seâdet neş’elerine ulaşmışlardır.
Nice tarihî tezâhürlerle sâbittir ki, insan fıtratı, ilâhî îmân hakîkatleri üzerine kurulmuş ve kudsî neş’elerle tezyîn edilmiş olduğundan, onun kalb âleminin nûrânî derinliğinde hak duygusu, şiddetli bir inanç ihtiyâcı ile likâullâh dediğimiz Rabbe kavuşabilme ve O’nu kalbde tanıyabilme husûsiyeti meknûzdur. Bu tecellîler hiç şüphesiz ki, tarih boyunca dâimâ İslâm’ı yaşama nîmeti ile tezâhür edegelmiştir.
Gerçekten de İslâm, tevhîd ile şu fânî gurbet âlemine öyle bir likâullâh (Allâh’a kavuşabilme) neşvesi getirmiştir ki, beşer için bundan daha büyük bir lezzet-i mânevî yoktur. Öyle bir neşve ki, istikbalin, yâni ölüm ötesinin sînesindeki bütün haz ve esrâr onun gönüldeki tezâhürüne bağlıdır. Ashâb-ı kirâm ve onların izinden yürüyen bahtiyârlar, İslâm’a hep bu neşve, yâni likâullâh aşkı ile sarılarak canlarını ve mallarını bezletmişler ve beşer tâkatinin üzerinde bir sebât ile Allâh ve O’nun Rasûlü’nün yolunda müstakîm olmuşlardır.
Samîmî bir kul haysiyetiyle yaşamak emelinde olanlar, hayatta dînî şuura ermek ve ilâhî hükümler ışığında bulunmak mecbûriyetindedirler. Müjdeler olsun o mü’minlere ki, kalblerine îmânı, göğüslerine Kur’ân’ı, vicdanlarına güzel ahlâkı yerleştirip ebedî seâdetlerin zevk u safâsı içinde yaşamaktadırlar. Zîrâ dünyevî ve uhrevî seâdet bundadır. Yâni Allâh’ın dînine bağlılık ve itâattedir. Buna muvaffak olan bahtiyârlar, sâlihler defterine kaydedilmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın muhabbet ve tekrîmine mazhar olmuşlardır. Yüce îmân hakîkatlerinden yüz çevirenler ise, ilâhî azaplara dûçâr olarak iki cihan bedbahtı olup bu âlemden göçüp gitmişlerdir. Dünyâ semâsı onlara hiçbir zaman tebessüm etmemiş, musîbete uğradıklarında da ağlamamıştır. Bu bakımdan müsbet veya menfî hâtıralar meşheri olan geçmiş nesiller, arkalarından gelen yeni nesillere bir vaaz ve irşâd vesilesidirler. Üstümüzdeki semâ, Allâhsızlara ızdırap ve felâketler döken eski semâdır. Tepemizdeki güneş, Firavun, Hâmân ve Nemrûd gibi nice zâlimlerin köşk ve saraylarını da aydınlatan, sonra da harâbeleri üzerine doğan aynı güneştir. Ve her zaman olduğu gibi yine beşeriyyetin gönül âlemini tezyîn edecek olan semâ da İslâm semâsı, karanlık gafletleri yok edip nûra garkedecek yegâne kandîl de îmân güneşidir. O hâlde insanoğluna düşen, İslâm semâsı ve îmân kandili altında kendisini bilip Rabbini tanımasıdır. İnsanoğlu ki, büyük bir âlemin küçük bir modelidir. Onun basit toprak yapısında beyâna sığmayan ilâhî tecellîlerin sırları, nûrları ve hakîkatleri gizlidir. O, incelikler ve zerâfetlerle mücehhez bir îcâd bedîası, kâinât kitabının hulâsası, varlık mushafının fâtihasıdır. İşte İslâm ve îmân, kısaca bu ulvî yapının ilâhî mahfazası mâhiyetindedir.
Îmânın hedefi, «» tevhîdini yaşayabilerek, yüreği yalnız Allâh’a tahsîs edebilmektir. Bu bakımdan îmân ve tevhîdin idrâki, ilmî, ahlâkî ve mânevî değerlere sahip olmakla mümkündür.
Îmânın ilmî cephesi, «âmentü» olarak açıklanmıştır. Ahlâkî cephesi, birçok hadîs-i şerîflerde beyân buyurulan edeb, hayâ, iffet, merhamet, şefkat, afvedebilmek, sabır, şükrân, muhabbet gibi ahlâkî neşvelerdir.
Îmânın amelî kısmı ise, Kur’ân ve sünnetin zâhire ve cezâya dâir koyduğu hükümlerdir ki, ibâdetler, muâmeleler ve ahlâkî tezâhürler bu cümledendir. Hattâ yollardan ezâları gidermek dahî îmânın dallarından biri sayılmakta ve:
“Hayâ îmândandır.” (Buhârî, Îmân, 16)
“Temizlik îmânın yarısıdır.” (Müslim, Tahâret, 1)
“Dîn nasîhattir.” (Müslim, Îmân, 95) gibi benzeri hadîs-i şerîfler, bu hakîkati bildirmektedir.
Îmânın mü’minde zirveleşmesi, amel-i sâlih dediğimiz Allâh rızâsını gâye edinen niyet ve işlere bağlıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde îmân ve amel-i sâlih beraberce zikredilmiştir. Zîrâ nefis ve rûhlar ilmî hakîkatler; tenler ise amelî sûretler üzere haşr olunup muâmele görecektir. Îmân, nazariyat ile değil, duyulup hissedilen hakîkatler ve ibâdetleri rûhâniyetiyle edâ edebilme neticesinde kemâl bulur.
Bu kemâl neşvesinin hazzı, mübârek ve has kullarda cümle fânî neşvelerin üzerine çıkmış ve bütün dünyevî acı, ızdırap ve elemlerin yakıcı, dayanılmaz ve helâk edici şiddetini âdetâ yok etmiştir:
Zâlim Firavun tarafından îmânları sebebiyle kolları ve ayakları çapraz kesilerek hurma dallarına asılan sihirbazlar, bu büyük zulüm karşısında beşerî bir acziyet gösterip za’fa düşme endişe ve korkusuyla ellerini semâya kaldırmışlar:
“Yâ Rabbî! Üzerimize sabır yağdır; canımızı müslüman olarak al!..” (el-A’râf, 126) diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmişler ve şehâdetin lâhûtî hazzı içerisinde Rablerine kavuşmuşlardır.
Birer samîmî müslüman olan ilk Îsevîler de, sirklerde arslanların dişleri arasında parçalanma pahâsına da olsa tevhîdde sebât ile îmânlarını muhâfaza etmişler ve tattıkları ulvî lezzetlerin bağrında onlar da şehâdet şerbetini aşk ile içmişlerdir.
Vücûduna bir iğnenin batmasından bile korkan Hazret-i Sümeyye -radıyallâhü anhâ-, vücûdunu dağlayan kızgın demirlere bu ulvî hazzın yardımıyla tahammül göstererek İslâm’ın ilk şehîdesi rütbesine nâil olmuştur. Kocası Hazret-i Yâsir de yaşlı ve güçsüz bir kimse olmasına rağmen tahammül-fersâ bir dirâyet göstermiştir. O, müşriklerin, bir bacağını bir deveye diğer bacağını başka bir deveye bağlayıp gerdirdikleri anda dahî ızdırap ve çileye yenik düşmeyerek; «Allâh, Allâh» lafızlarının mânevî ve ebedî hazzı içinde şehîd olmuştu. Hazret-i Bilâl’in o dâsitânî hâli de aynı likâullâh neşvesi sâyesindedir. Bilâl -radıyallâhü anh- da, azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında siyah derisinden kırmızı kanlar akarken vücûdu bir pelteye döndüğü hâlde «Ehad, ehad, ehad…» diyor, acı ve ızdıraptan ziyâde îmânın ulvî zevkini tatmış bir gönülle likâullâh hazzını yaşıyordu. Zîrâ onlar, İslâm nîmetinin büyüklüğünü gerçek mânâda idrâk hâlinde idiler. Böylece her iki dünyâda da ilâhî izzetlerin kapılarını aşk ve vecdleriyle aralamasını bildiler. Fânî ömürleri:
“Ey îmân edenler! Allâh’tan, O’na lâyık bir takvâ ile korkun! Ve ancak müslüman olarak can verin!..” (Âl-i İmrân, 102) emr-i ilâhîsi muhtevâsı içinde nihayet bularak gerçek ve ebedî hayata nâil oldular.
Onların ardından gelen mü’min nesiller de İslâm’ı başlarına tâc ettikleri her demde azîz oldular. Bu nesillerden biri olan Osmanlılar da, İslâm’ın münbit bağrında:
“Üzengi öpmeye hasretti garbın elçileri” diye ifade edilen bir ihtişâma ulaştı.
Yıllar sonra bu tabirin tersine dönüşü de, maalesef İslâm’ın muazzez rûhuna sırt dönüşle ve mecâzî muhabbetlere aldanıp aşk-ı ilâhîyi kaybedişle başladı ve bu durum, koca bir milleti zilletin nice ağır imtihanlarına dûçâr etti; gönül âlemlerini çoraklaştırdı. Kendi öz benliğinden, yâni rûhânî yapıdan kaçarak batı taklitçiliğine sığınma sevdâsı had safhaya vardı. Ne gariptir ki, bugün batı âlemi, aslını kaybetmiş bâtıl bir dînin kıskacına rağmen İslâm’ın engin ve yüksek ilmî kaynaklarından istifâde ile muvaffakıyet zemîninde yükselirken, hattâ hidâyete nâil olurken bizler, kaba kuvvete, yâni nefsin hoyratlığına râm olduk. Dîn, cemiyet için hamle gücü, huzur ve kuvvet kaynağı olmaktan çıktı; yerine hurâfelerden ibâret ruhsuz bir iskelet kaldı. Bir zamanlar vecd kahramanları Bedr’in arslanlarını, rûhundan âlemlere rahmet taşıran Alpaslanları ve kıt’alara medeniyyet ulaştıran ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in müjdesine nâil olan Fâtihleri yetiştiren İslâm ve îmân cevheri zedelendi. Ne esef ki, kimileri de bu hâlden kurtuluş çâresini, batıyı da batı yapan müstesnâ ve öz hazînelerimizi terketmekte bulanların girdaplarında arar oldu!.. Nihâyet İslâm’ı önce amelî olarak gönüllerden sökmek, sonra da îtikâdî bakımdan çökerterek rûhâniyetinden uzaklaştırmak isteyenlere âdetâ gün doğdu. Bu mânevî çöküş ve yıkılıştan muzdarip ve müslümanların îtikâd, ibâdet ve muâmelattaki cezbe rûhunu kaybetmesinden elemli mütefekkir, Pakistan’ın mânevî bânîsi İkbal, şöyle feryâd eder:
“Yazıklar olsun! Artık aşkın vecd ve heyecanı kalmadı… Artık müslümanların damarlarındaki kan dahî kurudu. Namazlara bakın; saflar eğri, secdeler ruhsuz, kalbde huzur yok! İçten gelen o ilâhî cezbe kaybolmuş!..”
“Ey aşk! Ey gönlümüzün derûnî mânâsı! Ey ektiğimiz tohum! Ey biçtiğimiz mahsul! Şu hâle bir bak; tıyneti toprak olan insanlar artık eskidiler.. Bizim çamurumuzdan şimdi bambaşka ve bize yabancı bir insan meydana geldi!..”
Dolayısıyla binbir imtihân tecellîleri içinde yaşadığımız şu âhirzamanda ashâb-ı kirâmdaki likâullâh, aşk ve vecd neşvesine ulaştırıcı bir vesîle olarak İslâm’ın azamet ve büyüklüğünü, bilhassa mânevî perspektiften en doğru şekilde ve lâyıkıyla idrâke ve bu idrâk ile de yaşamaya ne kadar muhtâcız. İslâm’ın o yıkılmaz rûhâniyet kalesinin kapılarını kasden veya afvedilmez bir gafletle düşmana aralamak isteyen âlim kisveli hidâyet mahrûmlarının cirit attığı günümüzde bu ihtiyacın asr-ı seâdet aşk ve vecdi ile yeniden ihyâsı, daha da bir ehemmiyet arzetmektedir. Zîrâ İslâm’ın rûhâniyet ve hakîkatinden mahrûmiyet, sırât-ı müstakîm çizgisini zedelemekte ve beşeri dalâlet ve gaflet yollarında binbir tuzakla helâk etmektedir. Böylece ebedî bir seâdet, ebedî bir felâkete dönüşmektedir.
Bu itibarla müslümanın, İslâm’ı, rûhâniyet ve mâneviyat ufkunda “Hakkı hak, bâtılı bâtıl bilmek” düstûruyla takvâ üzre yaşaması zarûrîdir. Son ve en mükemmel âhirzaman dîni İslâmiyet olduğundan takvâ da, İslâm’ın şartlarını huşû ile îfâ edebilmek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve ashâbının gönül âleminden nasîb alarak îmânın heyecanını yaşayabilmekten ibarettir. Zîrâ îmân, dîn ışığının kalbe girmesinden ibaret bir hayattır ki, Allâh’ın nûru içinde yaşamaktır. Takvâ ise, gönüllerin bir nazargâh-ı ilâhî hâline gelmesidir. Güzel ahlâk, ibâdet ve hayr u hasenât, hep takvâ tezâhürleridir. Bilmelidir ki, gayr-i müslimler gibi yaşanan bir müslümanlık ve müslümanlar gibi yaşanan bir gayr-i müslimlik, insanoğluna seâdet bahşetmez. Allâh katında asıl fayda, asr-ı seâdetteki neşve-i İslâm ile likâullâh aşkına ulaşarak kalb-i selîm hâlinde müslümanlığı yaşamaktadır.
İşte bu hakîkat, bizi de İslâm’ın rûhânî yapısı ile alâkalı küçük bir eser hazırlamaya sevketti. Bu yolda yürüyen hizmet kervanına iştirâk etmek ve bu vesîleyle Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olmak murâd ve niyeti ile İslâm ve îmânın yüce yapısına âid birkısım hakîkatleri ifâdeye çalıştık. Eserde İslâm hakkında umûmî bir mâlûmâtın ardından kelime-i şehâdet ve îmân düsturlarını, sonra da İslâm’ın temeli olan ibâdetlerin daha çok mânevî pencereden îzâhını yapma gayretinde bulunduk. Zîrâ İslâm; kulu, doğru bir îtikâdî ve amelî zemîn ile kalb-i selîme nâil ettiği ve ahsen-i takvîm sırrı ile de vâsıl-ı ilâllâh yolunda ilerlettiği ölçüde doğru bir şekilde öğrenilmiş ve yaşanmaya başlanmış demektir.
Bu istikamette âcizâne kaleme almaya gayret gösterdiğimiz şu mütevâzî eserin tanzîm ve te’lîfinde büyük gayreti olan Muhammed Ali Eşmeli’ye ve emeği geçen diğer kardeşlerimize teşekkür eder, bu hizmetlerinin bir sadaka-i câriye olmasını Allâh Teâlâ’dan niyâz ederiz. Şâyet bu eser vesîlesiyle gönülleri ashâb-ı kirâm misâli İslâm’a râm olabilmek husûsunda bir adım olsun ileriye götürebilirsek ne mutlu!
Cenâb-ı Hakk; İslâm yolunda kâh Nemrud’un ağır zulümleri ve kâh nice ağır imtihanlar karşısında ulvî ve dâsitânî bir teslîmiyet, tevekkül ve Hakk’a rızâ ile Allâh’a yönelen İbrâhîm -aleyhisselâm- hakkında âyet-i kerîmede buyurulan:
“O, Rabbine kalb-i selîm ile geldi!”
(es-Sâffât, 84) beyânından bizlere de bir hisse nasîb eylesin!
Âmîn!
Osman Nûri TOPBAŞ
